müşteri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müşteri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2014 Salı

CRM uzmanı Bakkal Lütfü

Ne yaman konudur şu CRM, haydi ağzımızı şöyle yaya yaya söyleyelim de iyice bir moda girelim “Customer Relationship Management”. Koca koca adamlar milyar dolarlık şirketlerin CRM programını, mahallemizin köşesindeki Bakkal Lütfü kadar iyi yönetemiyor.
Otomotiv firmaları Ar-Ge departmanlarında yeni bir teknoloji ya da tasarım geliştirirken doğadaki canlıları ve işleyişi gözlerler. Hatta doğadan ilham alınarak geliştirilen binlerce patentli teknoloji de mevcuttur. Biz de müşteri ilişkileri yönetimindeki süreçleri tasarlarken binlerce yıldır kodlara kazınmış esnaf metotlarını göz ardı etmemeliyiz. Esnafları iyi gözlemleyerek, kendi yöntemlerinizle onlarınkini harmanlayarak ve bu davranışların altındaki nedenlere inerek bu süreçleri daha verimli hale getirebiliriz. Adı üstünde ilişki yönetiyoruz, son 20 yıldır hayatımıza giren perakende satış metotları ilişkileri robotlaştırmaktan öteye gitmiyor… Mantık yok sistem var!

Şirketlerin yapamadığı CRM’i Bakkal Lütfü yapar
Bakkal Lütfü,
·         Hangi müşterinin yağlı kapı olduğunu,
·         Hangi müşterinin borçlanarak alışveriş yaptığını,
·         Hangi müşterinin ne aldığını,
·         Hangi müşterinin ne kadar aldığını,
·         Hangi müşterinin ne zaman aldığını bilir.
Ve ilişkilerini bu bildiklerine göre düzenler. CRM yazılımı kendi beynidir. Hamilelere özel newsletter yapmaz ama “Dur abi yenge hamile, ben sana şu peynirden vereyim daha doğaldır o” der. Yağlı müşterisine SMS atmaz ama dükkânda kaliteli olan ürünleri gösterir. Bizim bakkal Lütfü, istemsiz olarak da olsa, çoğu CRM programını yönetenlerden bu işi daha iyi yapar.
Peki ne yapmaz Bakkal Lütfü?
·         Müşterilerine plastik kart sormaz,
·         Makarna alan adama tekrar “Markarna alır mısınız?” demez.
·         50 yaşındaki adama “sürpriz yumurta al” diye ısrar etmez.
·         Bakkalda tanıdığı adamı Facebook’ta, Twitter’da tanımamazlık etmez.
·         Borcunu hatırlattığı kişiye 1 saat sonra tekrar “borcunu öde” demez.
Kısaca CRM’de yapılan ne kadar hata varsa, Bakkal Lütfü bunların hiçbirini yapmaz (yazı Bakkal Lüftü advertorial’ına döndü).

Departmanlar arasındaki koordinasyon problemi
CRM’de en büyük problemlerden biri de departmanlar arasındaki koordinasyon problemidir. Örnekler üzerinden gidelim de kafamız netleşsin.
·         Biri indirim yapar, diğeri sistemden yapılan indirimi göremez.
·         Adam şikâyet kaydı oluşturur, 10 dakika sonra “servisten memnun kaldınız mı?” diye ararlar “yok değilim kardeşim, 10 dakika önce aradım ya” dersin, konu kapanır.
·         GSM operatörü iPhone sattığı adama Android uygulamasının linkini atar.
·         Banka, “hesap bu şubede açılmamış, göremiyoruz” der.
·         Siteye kayıt olurken “çalışan” seçeneğini işaretlemiş adama “öğrencilere özel fırsatlar” başlığıyla newsletter gönderilir.
Bunlar küçük problemler gibi gözükse de zamanla tüketiciyi, marka mesajlarına karşı duyarsızlaştırır. 18 yaşındaki adama kaplıca fırsatları konulu SMS yollarsan, üçüncü mesajından sonra o adam senden gelenleri okumaz çünkü saçmalıyorsun.
Koordinasyon problemlerinin asıl sebebi departmanların ortak CRM ekranına sahip olmamaları ve ellerindeki veriyi anlamlı hale getirememelerinden kaynaklanır. Yahu ben senin müşterinim, sadakat kartım filan da var. Facebook’ta bi kayıt formu hazırlamışsın padişah fermanı gibi. Telefon numaramı girince neden dolmuyor o ekranlar? İşim gücüm mü yok her istediğinde sana bilgi vereceğim.

Sadakat kartı veren cüzdan da versin
Cüzdanımın boyu Burj Khalifa’yla kapışır. Paradan da değil, içindeki kartlardan dolayı… Kimden alışveriş yapsak yapıştırıyor kartı. Arkadaş, kimlik numaram var, telefonum var kullansana bunları müşteri numaram olarak. Hâlâ kart basıyorsun, kart okuma cihazları alıyorsun kısaca 2014′te tüplü televizyon üretiyorsun. O maliyeti git başka alanlara aktar, elindeki ham datayı işle, akıllı CRM yazılımlarına bütçe ayır ya da hayır kurumuna bağışla.
Öğrenilmiş CRM mantıkları üzerinden gitme, “şöyle yapsak nasıl olur” de ya da “bu çok mantıksız değiştirelim” de. Kısaca CRM’e dair sana öğretilen hiçbir şey Allah kelamı değil. Sorgula ve daha iyisini yapmaya çalış.



www.mediacatonline.com

11 Mart 2014 Salı

Müşteri Sadakati Hakkında Yanlış Bilinenler

Birçok akademisyen ve danışman, 90’larda müşteri kaybının bir salgın olarak ortaya çıkmasından sonra, yerinde ve zamanında yapılmış bir öneriyle ortaya çıktılar: “Müşterileri elde tutmak yeni müşteriler kazanmaya çalışmaktan çok daha önemli.” İşte bu yaklaşım, günümüzde her an her yerde karşımıza çıkabilen müşteriyi elde tutmaya yönelik pazarlama aktivitelerine dönüştü. Aslında yukarıda bahsi geçen öneri, kazanılmış müşterileri elde tutmaya yönelik faaliyetlerin hayata geçirilmesinin öneminin yanı sıra, yeni müşteri kazanımı çabalarının dengelenmesi gerektiğine değiniyordu. Ancak, dikkat çekme ve rakipten müşteri kazanma çabaları içinde, müşteri memnuniyetinden beklenen kazancın da abartılmasıyla beraber maalesef gerektiği kadar ciddiye alınmadı.
Bunun üzerine, CEO’lar müşteri sadakatine özel bir önem atfederek bunu neredeyse bir şirket stratejisi haline getirdiler. Conference Board tarafından 2002 yılında yapılan ve dünyanın her tarafından CEO’ların katılımıyla gerçekleşen bir ankette CEO’lar arasında karşılaşılan en önemli zorluğun müşteri sadakati ve müşteriyi elde tutmak olduğu ortaya çıktı.
Fakat maalesef, sadakat kavramının anlaşılması ve uygulamaya geçirilmesi aşamaları, genellikle doğruluğu kesinleşmemiş veriler ya da doğru verilerin yanlış yorumlanması üzerine inşa edildi. Burada esas yön veren düşünce, müşteriyi elde tutma oranlarının yükseltilmesi ile cari zararların kapatılabileceği ve  kârlılıkta büyük artışlar elde edilebileceği öngörüsüydü.
●      Mit: Müşteri kaybetmek ile zarar etmek eşanlamlıdır. Gerçek: Bu her zaman gerçek değildir.
●      Mit: Müşteriyi tutmanın maliyeti yenisini kazanmaktan çok daha düşüktür. Gerçek: bu maliyet dengesi duruma göre değişir.
●       Mit: Sadık müşteriler diğerlerini de satın almaya ikna eder. Gerçek: Bu da diğerleri gibi her zaman bu şekilde olmak zorunda değil.
●      Mit: Yaşam boyu değer, geçen zamanla orantının misli olarak artar. Gerçek: Doğruluğu tartışılır bir noktadır.
●      Mit: Sadık müşterilere hizmet etmenin maliyeti daha düşüktür. Gerçek: Bu da yanlış bir önermedir.
●      Mit: Sadık müşterilerin fiyat duyarlılığı düşüktür. Gerçek: Bu da pek doğru değildir.
Günümüzde müşteri sadakati stratejilerinin çoğunluğu mantık ve uygulanabilirlik testlerini geçememektedir. Bazıları aşırı şekilde basite indirgenmiştir ve amacına ulaşamaz. Büyük bir kısmı ise bariz biçimde yanlıştır ve önerdikleri reçeteler finansal açıdan tehlike yaratabilirler.
Başarısızlıkla bu kadar sık karşılaşan alışılagelmiş bakış açısını sorgulamak için onu test ederek sadakatin aslında nasıl işlediğini anlamaya çalıştık. Sonuçta karşılaşılan hataların çokluğu şaşırtıcıdır. Örnek olarak, müşterilerin uzun vadede daha çok ürün satın alma yapacaklarına dair düşünce, iktisadi olarak da gelirlerin yaşla birlikte arttığı yönündeki düşünce büyük bir uyum içindedir. Anlamlıdır, çünkü buna göre müşteriler zamanla bir şirketten/markadan daha fazla satın alma yapacaklardır.
Ancak, yalnızca bireysel iktisadi yaklaşımı ve bu sadakat mitini ele aldığımızda, tüketimin bu aşamada çok daha belirleyici bir değişken olduğunu görüyoruz. Tüketim de yaş ile birlikte artar; ancak bu artış gelirdeki artış kadar hızlı değildir. Bununla birlikte, bahsedilen tüketimde de ürünler ve hizmetler bazında çeşitlenme görülür. Bu durumda, tüketiciler de yaşları ilerledikçe aynı üründen tekrar satın almadan giderek uzaklaşırlar. Ayrıca birçoğumuz bakkallara, ayakkabı mağazalarına telefon şirketlerine müşteri olarak tekrar tekrar dönüş yapsak da bu her seferinde daha fazla ürün ya da hizmet alacağımız anlamına gelmez.
Müşteri sadakati mitlerinin en temel yanılgısı, ciro ve  kârlılık açısından müşteriler arasında farklı bir dağılım olduğunu hiçe saymalarıdır. Müşteri veritabanları, bu açıdan çok faydalı olabilirler. Müşteri elde tutma maliyetleri ve  kârlılıkları yönünden farklılık gösteren müşteri grupları belirlememizde yardımcı olurlar.  Kârlılıklarına göre müşterileri genelde üç gruba ayırabiliriz: Kâr getirileri yüksek olan “arzu edilen müşteriler” grubu, getiri ve götürüleri eşit düzeyde seyreden “başabaş müşteriler” grubu ve de  kârlılığa yaptıkları katkılar götürülerinden daha düşük düzeyde seyreden “maliyetli müşteriler” grubu.
Arzu edilen müşteriler grubu ve maliyetli müşteriler göz önüne alındığında bütün müşterilerin aynı miktarda alım yapmadığı ve kâra eşit derecede katkıda bulunmadığı gözlemlenebilir. Ancak müşterileri getirdikleri ciroya göre bölümlemek de yetersiz bir yöntemdir. Genellikle bir şirkete en fazla ciro getiren müşteri grubu o şirketin ya kârlılığı en düşük ya da en yüksek müşterilerinden oluşur.
Müşteri sadakatini bir strateji olarak ele alan saha şu anda çok yeni ve bir gelişme içerisinde. Giderek büyüyen bilgi birikimi ile “sadakat gerçekleri”ni tanımlayıp onlara geçerlilik kazandırabilir. Bu sayede gerçekten kârlı olan sadakat stratejileri belirlenebilir. Başarılı bir sadakat uygulamasını başlatabilmek için aşağıdaki süreç göz önünde bulundurmalı:
●      Müşterilerinize  kârlılıklarıyla bağlantılı değerler atfedin. Her bir müşterinizin katkısını somut olarak gösterecek bir ölçek oluşturun.
●       Tüm müşterilerinizi değerlendirmeye alın. Daha önce belirtilen üç müşteri grubuna dağılan müşterilerinizin toplam müşteriler içindeki oranlarını belirleyin. Böylece karşılaştırma yaparak sadakat programınızda hangi grup üzerine odaklanacağınıza karar verin.
●      Bir veya daha fazla müşteri grubuna, daha hedeflenmiş elde tutma ya da geliştirme/büyütme çalışmalarını başlatın. Programınız ne kadar odaklanmış olursa o kadar iyi olur.
●      Sadakati artırma araçlarınızı stratejik büyüme amacıyla kullanın. Sadakatle ilgili hedeflere markanın özünü ve sunduğu değerleri iyileştirerek, müşteriyle benzersiz ilişkiler kurma fırsatlarını yaratarak ve ürünlerde/hizmetlerde değişikliklere gidilerek ulaşılabilir.
Müşteri sadakati faaliyetleri çok kazançlı olabilir ve yüksek  kârlılık sunabilir; ancak pazarlamacıların alışılagelmiş yolları takip etmesiyle bunun gerçekleşmesi zordur. Bu tür mitlere inanarak hareket eden şirketler bunun bedelini ödemeye mahkumdurlar. Şirket müşteri sadakati alanında aradıklarını bulamazsa başka bir strateji geliştirerek rekabetçi kalmaya zorunludur. Sadakatle ilgili mitleri ortaya koyarak herkes kazanabilecektir



Lerzan Aksoy
www.pazarlamamakaleleri.com/


Müşteri İletişimi Standartları

Perakende satış işletmelerinde değişik görevlerde çalışanlar, örneğin; satış yöneticileri, reyon sorumluları, satış elemanları, kasiyerler ve diğerleri müşterilerle sürekli olarak etkili iletişim içinde olmak durumundadırlar. Müşteri memnuniyeti, satış yerindeki insanlarla yüz yüze iletişime doğrudan bağlı olarak değişir. Perakende işletme çalışanları müşterilerle nasıl iletişim kuracaklarını ve onların bu konudaki beklentilerine nasıl cevap vereceklerini çok iyi bilmek zorundadırlar.
Müşteri iletişiminin etkinliğini sağlamak ve bunu tüm organizasyon çapında yaygınlaştırmak açısından tüm çalışanların uyması gereken bazı iletişim standartları geliştirilebilir. Çalışanların bu standartlara uygun davranması sağlandığında satış ağının her noktasında aynı düzeyde müşteri memnuniyetine ulaşılacağından, kurum kimliğinin ve imajının gelişeceğinden emin olunabilir.
Müşteri iletişimi standartlarının belirlenmesi için öncelikle, müşteri ile yüz yüze ya da telefonda ilişki kurulduğu sürelerde müşterinin; şirket, ürün ya da satıcı hakkında olumlu veya olumsuz bir yargıya varmasına neden olan davranış deneyimlerinin belirlenmesi gerekir. Diğer bir ifadeyle, iletişim sürecindeki “gerçeklik dakikaları” tek tek ortaya konulur. Daha sonra müşteriyle olan sözlü ya da sözsüz iletişim süreçlerindeki gerçeklik dakikalarında müşteri memnuniyetini en üst düzeyde sağlayan “en iyi uygulamalar” belirlenir. Bunun için çalışanların farklı davranışları gözlemlenebilir ve benzer şirketlerdeki uygulamalar incelenebilir. Müşteri memnuniyeti derecelerinin ölçülmesinden ve karşılaştırılmasından sonra belirli gerçeklik dakikalarındaki en iyi uygulamaların neler olduğuna karar verilir. Belirlenen en iyi uygulamalar açık ve net bir şekilde tanımlanır ve tüm şirket çalışanlarının uygulaması gereken standartlar olarak duyurulur.
Müşteri iletişimi konusunda akla gelebilecek bazı standartlar şunlar olabilir:
Ø       Her müşteri nezaketle ve hemen karşılanır ve selamlanır. Müşteriler kapıdan girdikleri anda doğru yerde ve doğru kişilerle karşı karşıya olduklarından emin olmak isterler. Değerli bir konuk gibi karşılanmayı ve selamlanmayı beklerler.
Ø      Her müşteriye güler yüzle ve nezaketle yardım teklif edilir. Satış elemanları her müşteriye değerli olduğu hissettirecek şekilde davranır. Onun ziyaretinden mutlu olduğunu beden dili ile belli eder, coşkulu bir şekilde nasıl yardımcı olabileceğini sorar.
Ø      Çalan her telefon en kısa sürede açılır, müşteri selamlanır, firmanın ismi söylenir ve nasıl yardımcı olunacağı sorulur. Bazı müşterilerin bir satış işletmesiyle ilk teması telefonda olabilir. İlk izlenimin olumlu olması için telefonda ses tonunun, nezaket ifade eden sözcüklerin ve yardımcı olma teklifinin önemi büyüktür. Bir telefonun üçten fazla çalmasına izin verilmez ve çok zorunlu olmadıkça müşteri telefonda bekletilmez.
Ø      Müşteriyi telefonda bekletmek gerekiyorsa belirli kısa aralarla kendisine bilgi verilir ve beklediği için teşekkür edilir. Çoğu müşteriler elde olmayan nedenlerden kaynaklanan gecikmelerden değil kendilerine bilgi verilmemesinden rahatsız olurlar.
Ø       Müşteri istek ve ihtiyaçlarını anlamak için kendisine uygun sorular yöneltilir. Her müşteri kendi istek ve ihtiyacının doğru anlaşılmasını bekler. Bu nedenle, kendisine sorular sorulmasını yadırgamaz, bundan rahatsız olmaz, ancak doğru ve anlamlı sorular sorulmasını bekler.
Ø      Müşterinin konuşması, onun sözünü kesmeden, sonuna kadar ilgi ve dikkatle dinlenir. Müşteriler konuşurken karşısındaki satıcının dikkatini vererek, sözünü kesmeyerek ve anlayarak dinlemesini beklerler.
Ø      Gerekiyorsa notlar alınarak, hata ve unutmaların olmaması sağlanır. Müşteriler, satıcının ilgi ve dikkat gösterdiğini onun notlar almasından anlarlar. Böylece, satıcının görüşmeyi doğru hatırlayacağını ve gerekenleri yapacağını düşünürler.
Ø       Müşteri ile iletişimde göz teması sürdürülür, olumlu mesajlar veren beden dili kullanılır. İletişimin etkinliği göz teması başta olmak üzere beden dili ile uygun mesajların verilmesine bağlıdır. Göz teması ile; ilgi, açıklık, güvenilir olma ifadeleri taşıyan mesajlar verilir.
Ø       Müşteri ile konuşma sırasında kontrolün onda olduğunu hissettirecek “izninizle”, “sizce de uygunsa” “müsaade ederseniz” şeklinde ifadeler kullanılır. Müşteriler, istediklerinde görüşmeyi kesebilecekleri ya da konuyu değiştirebilecekleri duygu ve düşüncesi içinde olmalıdırlar.
Ø      Konuşma sırasında başka bir şeyle ilgilenilmeyerek tüm dikkatin o müşteriye verildiği belli edilir. Müşteriler iletişim sürecinde satıcının başka şeylerle ilgilenmesinden, dikkatin bölünmesinden ve konunun dağılmasından hoşlanmazlar.
Ø      Bir başka müşterinin mağazaya girmesi durumunda onun fark edildiği ve biraz sonra kendisi ile ilgilenileceği işaret edilir. Bir müşteri görüşmesi sırasında bir başka müşterinin de mağazaya geldiğinin ve ilgi beklediğinin fark edilmesi durumunda eğer varsa diğer satıcı arkadaşlardan yardım istenir. Buna olanak yoksa, yeni müşteri yüz mimikleri ve jestlerle selamlanır, ilk müşteriden izin istenerek yeni gelen müşteriye biraz bekleyeceği ve kısa süre içinde kendisiyle ilgilenileceği söylenir. Daha sonra ilk müşterinin görüşmesi tamamlanır ve beklediği için teşekkür edilerek yeni müşteriye nasıl yardımcı olunacağı sorulur.
Ø      Her müşteriye yaptığı alışveriş ve / veya ziyaret için teşekkür edilir. Bir müşteri, alışveriş yapsın ya da yapmasın satış yerinden ayrılırken kendisinin karşılandığı gibi uğurlanmasını ve ziyareti için kendisine teşekkür edilmesini bekler.
Bunlar ve benzeri iletişim standartları tüm çalışanlarınız tarafından bilindiği, benimsendiği ve uygulandığı takdirde sizinle çalışmaktan coşku duyan, tekrar tekrar gelen, gelirken yanında dostlarını da getiren ve sizi sürekli başkalarına da tavsiye eden “dost” müşterileriniz olacaktır.


Prof. Dr. İsmet Barutçugil 
www.pazarlamamakaleleri.com/


25 Şubat 2014 Salı

Pazarlama İletişiminde 4P'den 4C'ye

60’lı yılların başında 4P olarak ortaya atılan pazarlama karışımı kavramı, müşteri odaklı pazarlama stratejilerinin gelişimiyle beraber 4C ile birlikte anılmaya başlamıştır.
Satışa dayalı anlayış 4P’yi ortaya çıkarırken, müşteriye odaklı anlayış 4C’yi ortaya çıkarmıştır.
Günümüzde 4P’den her biri müşteri açısından 4C olarak tanımlanabilir.

4P’ler                                    4C’ler
Product / Ürün                      Customer Value / Müşteri Değeri
Price / Fiyat                           Customer Cost / Müşteri Maliyeti
Place / Yer                             Customer Convenience / Müşteriye Kolaylık
Promotion / Tanıtım              Customer Communication / Müşteri iletişimi

Philip Kotler tarafından ortaya atılan 4C kavramları aşağıda açıklanmıştır.

1.Customer Value (Müşteri Değeri)
Müşteriler aldıkları ürün veya hizmetten bir değer elde etme ya da bir sorunlarının çözümünü bulmayı amaçlamaktadırlar.
Müşterilerin bu amaçları doğrultusunda pazarama işiyle uğraşanların bir ürün veya hizmet yaratacakları zaman bunun müşteriye sağlayacağı değeri öncelikle ortaya koymaları gerekmektedir.
2. Customer Cost (Müşteri Maliyeti)
Müşterinin satın almak istediklerinin kendisine pahalıya mal olmaması isteği günümüzde dikkate alınması gerekn önemli bir pazarlama unusur haline gelmiştir.
Bu çerçevede işletmelerin kaliteli ve ucuz ürün üretebilmeliri ve müşterinin ödemek durumunda kalacağı her eki ortadan kaldırmalı gerekmektedir.
3. Customer Convenience (Müşteriye Kolaylık)
Müşteriler alacakları ürün ve hizmete kolayca ulaşmak isterler. Pazarlama planlaması yapılarıken müşterilerin ürün / hizmete kolayca oluşmalarını sağlayacak dağıtım ağı ve iletişim sistemi kurulmalıdır.
4.Customer Communication (Müşteri İletişimi)
Pazarlamayı konu alan her türlü eletişim özünde müşteriye dönük iletişimdir. Günümüzde e müşteri tanıtımdan çok karşılıklı iletişim istemektedir.
Aldatıcı ve yanıltıcı olmayan dürüst ve empatik bir iletişim sistemi kurularak müşterilerin olası sorunları giderilmelidir.
4C bilincine göre müşteriye verilen değer, önem ve öncelik işletmelerin pazarlama iletişimi çerçevesini ve politikaların etkilemektedir. Bu çerçevede 4C kavramının da pazarlama iletişi kavramı içinde düşünülmesi ve müşteri mutluluğunun amaçlanmasıyla firmanın yaratacığı olumlu ve kalıcı etkinin yararları gözardı edilmemelidir.

Sonuç:
Müşteri odaklı yaklaşımın gelişmesiyle beraber firmaların satıcı gözlüğünü bırakarak müşteriyi dikkate almalarıc kavramını ortaya çıkarmıştır.c kavramına baktığımızda 4p’nin müşteri bakışına uyarlanmış hali olduğu anlaşılmaktıdır.
4P kavramı nasıl pazarlama stratejimizi nasıl kuracağımızı gösteren kılavuzsa 4C’de 4P’yi destekleyen önemli bir araçtır. Bu çerçevede pazarlamacılar 4P’yi kurmadan önce müşterilerinin 4C’lerini iyi bir şekilde incelemeleri ve üzerinde düşünmeleri gerekmektedir.



Mustafa Duran
www.danismend.com

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Siz Müşterinize Hangi Deneyimi Yaşatıyorsunuz?

Hiç “soykırım müzesi” gördünüz mü?
Genelde gezi müzenin üst katlarından başlar ve tur, zemin katta yani “en dipte” biter. Çıkışa gelmeden önce  karşılıklı duvarlarda  toplama kamplarındaki ayakkabı yığınlarını gösteren dev fotoğraflar asılır. Bu ayakkabıların yanında “Bu ayakkabıların sahipleri, toplama kamplarında öldürülen insanların sadece bir kısmı.” yazısı yer alır. Ayrıca ölen Musevilerin takma dişleri, diş fırçaları gibi kişisel eşyaları da sergilenir.
Böyle bir müzeyi ziyaret etmiş biri, buradan çıkışta savaşın ve soykırımın ne demek olduğunu tam olarak anlar.  Ben Berlin’deki müzeden bu duygularla ayrılmıştım.
Amerika Birleşik Devletleri’nde büyük film yapım şirketleri, çok başarılı olmuş filmlerin setlerini yeniden kurarak ziyaretçilere açıyor. Los Angeles’tekiUniversal Stüdyoları’nda gördüğüm Backfire (Alev Kapanı) filminin setine gittiğimde itfaiyecilerin neler yaşadıklarını anladım. Burnumda mazot kokusuyla, alevlerin ısısını yüzümde hissettim; yangının turuncu-kırmızı saldırısını gördüm. Yangının zapt edilmesi ne kadar zor, ne kadar güçlü bir canavar olduğunun bilincine vardım. 
Soykırım Müzesi de film seti de “deneyim tasarımıdır.” Deneyim tasarımları beş duyuya hitap ederek insanı içine çeker, vermek istediği mesajı yaşatarak verir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde Abercrombie and Fitch mağazalarından alışveriş yapmak da bir deneyimdir. Mağazanın girişinde müşterileri uzun boylu, adaleli, seksi erkekler karşılar. Dileyenler bu bedenleri yarı çıplak erkeklerle fotoğraf çektirebilirler. Sanki bunlar satış temsilcisi değil, birer “ünlüdürler.” İçerideki müzik bir gece kulübü havasındadır, ışıklar loştur ve mağazadaki koku kendine özgüdür. Aslına bakarsanız Abercrombie’nin sattığı tekstil ürünlerinin benzerlerini her mağazada bulmak mümkündür ama Abercrombie müşterilerine kendine has bir “deneyim” sunar, rakiplerinden farklılaşır.
Müşterileriyle samimi ve doyurucu ilişkiler kuran markalar da “ticari birer ürün” olmaktan öte bir sihir taşır. Bir markanın müşterisiyle derin bağlar kurması tamamen bir strateji ve marka yönetim hüneridir. 
Bir markanın yaşatacağı özgün deneyimler, ürün tasarımdan ambalaja,  sunulan mekândan satış sonrası hizmete kadar müşteriye değen her noktayı en ince ayrıntısına kadar tasarımlamakla olur. Markayla her karşılaşma tüketici için adeta bir “ayine” dönüşür. Tüketici Eğlenmek, Uyarılmak, Kalbine Dokunulmak İster
Bu yaklaşım bir markanın müşterinin hayatının bir parçası olabilme çabasıdır. Stratejik anlamda bir “anlayış” ve “paradigma” değişimidir. Deneyim odaklı bu anlayışla marka, 1980’lerde olduğu gibi tüketicilere statü ”lütfeden” bir marka olmaktan çok daha fazlasıdır. Marka 201
Genel olarak bütün markaların, özel olarak perakende markalarının yeni dönemde farklılaşmak için gidecekleri mecburi istikametlerinin başında müşterilerine markaya özgü bir deneyim yaşatmak geliyor. Bu “mecburiyet”, yaşadığımız bolluk ekonomisinden kaynaklanıyor. Farklılaşmak için deneyim yaşatmak gerekiyor. 
Kevin Roberts “Dikkat ekonomisinden cazibe ekonomisine ve daha sonra da katılım ekonomisine hızlı bir geçiş yaptık. Bu devir tüketicilere paylaşımcı deneyimler yaşatarak, duygularını harekete geçirecek ve  onların katılımlarını  sağlayacak markaların devridir.’’ diyor.
Bu paradigma değişimi elbette bir günde olmadı. Her şey alışverişin ürün-hizmetle sınırlı dünyadan çıkarak  sürekliliği olan bir ilişkiye dönüşmesiyle başladı. Daha önce bir ürün ya da servisin kendilerine “sunulmasını” bekleyen tüketiciler, bugün satın alma öncesi, satın alma esnası ve satın alma sonrası aşamalarında da “farkında” ve “aktif”  olarak işin içine dahil olmak, katılmak istiyorlar.
Artık günümüz  tüketicileri, monoton satın alma dünyasından uzaklaşmak istiyorlar. Yaptıkları alışverişlerde eğlence ve  estetik arıyorlar. 
Deneyimsel pazarlama (Experiential Marketing) kavramını ilk ortaya atan isimlerin başında  Bernd Schmittgelir. Schmitt  geleneksel pazarlamanın tüketiciyi rasyonel karar veren kişiler olarak kabul ettiğini,  insanların seçim yapacakları ürünlerin faydalarından, özelliklerinden somut olarak haberdar olup fiyat kıyaslaması yaparak karar verdikleri varsayımına göre hareket ettiklerini söyler.
Deneyimsel Pazarlamada ise işin esası, müşterinin söz konusu ürün ile hayatında hangi değişikliği amaçladığını anlamaktır ve müşterinin bu amacına hizmet edecek bir deneyimi ona yaşatmaktır. Markanın görevi, müşteriye değdiği her buluşma noktasında (mağaza, internet, reklam, sponsorluk...) onun sadece aklını değil, hem aklını hem kalbini kazanmaktır.
Bugünün tüketicileri bir ürün ve servise sahip olmaya giden tüm sürecin gerçek manada haz verici, eğlendirici bir deneyime dönüşmesini talep ediyorlar. İster bir şampuan isterse bir tatil satın alsınlar, kendilerine sunulan bu deneyimlerin hangisinin özgün, samimi ve orijinal olduğunu kolaylıkla anlayabiliyorlar. 
Marka deneyimini oluşturmak, marka için zaten olması gerekenlerin ötesine geçip tüketicilere sihirli dokunuşlar yapmak demektir.  Markanın tüketicilerle karşılaştığı tüm buluşma noktalarında “deneyime davetkâr” olmak demektir. Deneyimsel Pazarlama, tüketicinin kendi hayatına hangi anlamı katmak istediğini anlama çabasıdır. 
Benim gördüğüm kadarıyla çoğu marka “deneyim ekonomisi” kavramını tam olarak anlamış değil. Bugünün tüketicisi hem pazarlama hem de iletişim konularında çok bilgili ve bu nedenle yapılan yüzeysel ”etkinliklerden” hiç etkilenmiyor. Aksine iyi düşünülmemiş, iyi tasarlanmamış sığ yaklaşımlar  marka değerini düşürüyor. Markanın inandırıcılığını ve samimiyetini tehdit ediyor. 
Joseph Pine bir markanın özgün deneyimler sunması için öncelikle kendisine karşı dürüst olması gerektiğini söyler. Eğer marka, “özü-sözü ve yaptığı bir” bir markaysa tüketicilerine samimi deneyimler yaşatabilir. Böyle bir markanın yaşatacağı deneyimler de samimi olur.
Deneyim ekonomisi tüketicilerle ilişki kurma ve onların da bu ilişkiye katılımını sağlama ekonomisidir. Bu ekonomide değer, sunulan ürün ve hizmet kadar müşteri ilişkisiyle yaratılır. Bu nedenle deneyim ekonomisi bir “ilişki” ekonomisidir.
Bir marka ne kadar çok duyuya hitap ederse ne kadar güçlü bir duyusal sinerji yaratırsa o kadar fazla ilgi ve etkileşim sağlar. Bunun temel sebebi her duyunun bir diğeriyle içsel bir bağlantısının olmasıdır. Duyular arasında ne kadar anlamlı ve güçlü bir sinerji kurabilirse markanın yaşatacağı deneyim de o kadar karşı konulamaz olur.Tüketici Eğlenmek, Uyarılmak, Kalbine Dokunulmak İster
Deneyim ne kadar özel, kişisel ve içtense kurulan bağ da o kadar yakın ve vazgeçilmez olur. Bir deneyimin “hikaye değerinin” yüksek olması ona “anlatım değeri” de katar. Markayla yaşadığı deneyim, müşterinin kişisel hikâyesinin,  sosyal kimliğinin bir parçası haline dönüşür, markanın kulaktan kulağa iletişimini güçlendirir.
Ben başarılı bir marka deneyimi yaratmanın herkes için geçerli olacak kesin bir reçetesinin olmadığını düşünüyorum; çünkü her markanın temas noktaları, satın alma ve tüketim süreçleri, kullanımı, içinde var olduğu kültürel bağlamı farklıdır. Ancak yine de deneyimsel marka yaratmanın da bazı ilkelerinden yardım almak mümkündür.  
1- Marka deneyimi yaratmak bitmez tükenmez bir süreç, bir yolculuktur. Bir seferde yapıp bitirilecek bir iş değildir.
2- Markalar tüketici deneyimini gerçek hayatın içinde yaratır. Bu sebeple deneyim işi ertelenebilecek bir şey değildir. Deneyim her an – siz tasarım yapmasanız bile – zaten yaşanmaktadır. Doğrusu bu deneyimi kendi haline bırakmak değil yönetmektir.
3- Özgün, gerçek deneyimler yaratmak demek tam anlamıyla müşteri gibi düşünmek demektir. Başarılı sonuçlar almak için müşterinin yapmak istediğini anlamak, bizzat bir müşteri olarak deneyimlemek gerekir.
4- Deneyim tüm ayrıntıları önceden planlanması zor bir iştir. Pek çok noktada önceden kestiremeyecek adımları da içerir. Bu anlamda hiç beklenmedik mayın tarlaları ve muhteşem fırsatları da bir arada taşır. Bu nedene deneyimin oluştuğu platformu çok iyi tanımak ve her zaman bu alanın içinde olmak gerekir.
5- Marka deneyimi  sadece tüketicilerle yaratılmaz. Çalışanların katılımı olmadan bir deneyim yaratılamaz. 
6- Marka deneyimi markanın özüne uygun olmak zorundadır. Başka bir marka için iyi olan sizin markanıza uygun düşmeyebilir. 
7- Marka dünyasının dinlerden ve dini ritüellerden öğreneceği çok şey var. Her marka yöneticisinin dinlerin yarattığı anlam dünyasını incelemesi gerekir. Markanın gizemleri, sembolleri, ritüelleri, elçileri, sözcüleri deneyimin vaz geçilmez unsurlarıdır. Bu mekanizmaların nasıl çalıştığını her marka yöneticisinin bilmesi gerekir. 
8- BJ Cunningham, markalaşmanın bir gecelik ilişki olmadığını, evlilik gibi uzun süreli olduğunu söyler. Marka deneyimi bir gecede yaratılıp sonra kendi haline bırakılacak bir şey değildir.
9- Deneyim tasarlarken her bir detayın iyi planlanmış olması gerekir, zira bir küçük hata bile müşterinin deneyim sürecine yabancılaşmasına neden olabilir.
Hangi kategori söz konusu olursa olsun, rekabetin bu kadar kıran kırana olduğu bir dünyada her zaman çok yaratıcı ve farklı ürünler-servisler ortaya çıkarmak mümkün olmayabilir; ancak her koşulda “anlamlı ve özel deneyimler “ yaratmak mümkündür.
Siz kendi markanızın ruhunu müşterilerinize yaşatacak bir deneyim tasarımı yaptığınızda aslında tüm rakiplerinizden bir adım öne geçmiş olursunuz. Bu sebeple ben bu yüzyılın en önemli stratejilerinin başında "deneyim tasarımının" geldiğine inanıyorum.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Müşteri Deneyimi Yönetiminin Farklı Seviyeleri

BMW’nin motto’sundaki değişimi fark etmişsinizdir, “Ultimate Driving Machine” iken “Sheer Driving Pleasure” oldu. Yani, sürüşü gerçekleştirdiğiniz “o” araçtan, sürüş keyfini çok artıran araca büründü. Peki, neden?
Dünya artık rekabette liderlik için, duygulara hitap etmeye çalışıyor. Öyle ya, bir dönem ne üretirsek satıyorduk. Sonra arz arttı, rekabet geldi, üründe lider olan pazar lideri oluyordu. Ardından ürünlerin kolay kopyalanmasıyla bu dönem yerini fiyatta liderliğe bıraktı. En son geldiğimiz noktada ise liderlik için ilişkiyi yönetmek gerekli. CRM (Müşteri İlişkileri Yönetimi) kavramının ardından hayatımıza giren CEM (Müşteri Deneyimi Yönetimi) bize duyguların öneminden bahsediyor. Peki, deneyimi yönetmek sektörden sektöre ne derece farklılık gösteriyor?
Aslında değer yaratacak her iyileştirme hareketi, isterseniz bu Toplam Kalite Yönetimi, Altı Sigma, CRM ya da CEM olsun, hepsi sektörel farklılıklar ile uygulamaya alınıyor. Bugün her sektör, her şirket için ortak, hatta olmazsa olmaz olan, bir model ve bunun takibi için sürekli bir ölçüm mekanizması. Bu sistemi kurarken de mutlaka müşterinin deneyimi yaşamadan önce, yaşarken ve yaşadıktan sonra neler hissetmesini istediğimizi düşüneceğiz. Bu duygular da uygulamaların seviyesi de sektörden sektöre farklılık gösteriyor. Şöyle ki, bir otomotiv markası müşterilerinin kendisi için tutkulu olmasını beklerken, bir banka için yenilikçi olarak algılanması yeterli olabilecektir. Sonuçta, hepsi müşterilerinin beklentilerini aşarak onları kendilerine bağlamak istiyor.
Artık daha araştırmacı, daha bilinçli, daha talepkar olan günümüzün tüketicisinin, Datamonitor’un yaptığı bir araştırmaya göre,şirketlere olan güveni azalıyor ve o nedenle de daha az mutlu. Onu mutlu edenin ne olduğunu bulmak ve hayata geçirmek de bize kalmış.

"Gerçekten" Müşteri Odaklı Markalar .


Son zamanlarda hem arkadaş sohbetlerimize konu olan hem de benim artık bu işlerle ilgilendiğimden midir nedir, iyice sinir olmaya başladığım bir konu var. Güya, müşteri odaklı markalar “müşterisini düşünerek” hareket ediyorlar, biz müşterileri için kampanyalar düzenliyorlar.
Markalar daha çok satmak için yaptıkları kampanyaları bas bas bağırıyorlar ama nedense bizim daha çok işimize yarayacak bilgileri duyurmaktan çekiniyorlar. Örneğin, o kampanyanın bittiğini haber vermek ya da artık bir hizmetin devam etmediğini bildirmek söz konusu olduğunda, nedense sessizliği seçiyorlar. Biz de tüketici olarak kampanya bize duyurulduğunda, eğer hoşumuza gidiyorsa ihtiyacımız olduğunda kullanmak üzere aklımızın bir köşesine yazıyoruz.
Kampanyada belirtilen hakkımızı kullanmak istediğimizde ise, ya o kampanyanın “dün” bittiğini ya da bu koşullarda geçerli olmadığını öğreniyoruz. O zaman ne hissediyoruz? Kandırılıyormuş gibi hissediyoruz, güvenimiz kırılıyor. Sonra ne oluyor? Bir sonraki kampanya duyurusunu göz ardı ediyoruz; çünkü, yine altından bir şey çıkacak, diye düşünüp o markaya karşı duyarsızlaşıyoruz. Hatta ısrarla çeşitli kanallardan gelen bu mesajlar karşısında sinirleniyoruz ve o markaya karşı nötr durumumuzdan negatif duruma doğru yöneliyoruz. O marka kafamızda artık asla alışveriş yapılmayacak hale geliyor.
Harris Interactive’in 2009 yılı başlarında, 2500’e yakın Amerikalı ile online olarak yaptığı araştırma ve IBM Institute’un Business Value Customer Study isimli çalışmasına göre, tüketicilerin %30’u marka ile ilk tanışma anında olumsuz deneyim yaşıyor ve bu grubun %90’ı yeniden satın almayı düşünmüyor, %60’ı da satın almıyor. Bunun en büyük nedeninin de hizmet deneyimi (~%70) olduğu, ürün ve fiyatın ise çok daha az etkili olduğunu görüyoruz (sırasıyla ~%20 ve %10).
Araştırmalar negatif duygudaki insanların sayısının o kampanyadan yararlanan ve markaya karşı pozitif duygular besleyen kişilerden daha az olduğunu ortaya koyuyor ama unutmayalım ki, olumsuz deneyim yaşayanlar olumlu deneyim yaşayanlardan çok daha fazla oranda bu olumsuzluğu paylaşıyorlar.
Sonuçta, müşteri odaklı markalar kendilerini müşterilerinin yerine koyarak aksiyon almalılar. Bunun için de en iyi yol “sahaya inmek”, yöntemler de müşterinin sesine kulak vermek ve bunun ötesinde bir müşteri olarak o deneyimi bizzat yaşamak. Ülkemizde de bunu yapan şirket ve marka sayısı artmaya başladı. Mesajlarına her gün, her saat, her dakika maruz kaldığımız tüm markaların bir an önce “gerçekten” müşteri odaklı olmaları dileğiyle...


12 Temmuz 2013 Cuma

Hep Yeni Müşteri Hep Yeni Müşteri

Günümüzde çok çeşitli yeni müşteri kazanma çabaları görüyoruz. Bu çabalar genellikle tek bir amaçla tasarlanıyor, o da yeni müşteri kazanmak. Ne var ki, çoğu kampanya bir açısı eksik şekilde, tasarlanıyor. Örneğin, bir internet servis sağlayıcının yeni üyelikte mevcut paket fiyatından daha az ücretle paketler önermesi ya da hediyeler vermesi gibi. Ya da bir otomotiv markasının yeni araç alımlarında bazı özellikleri ücretsiz paylaşması gibi. Daha başka o kadar çok örnek var ki!
Şirketler büyümek için yeni müşteri kazanmaya çalışıyorlar. Buna bir itirazım yok, hatta sadece şirket bakış açısıyla gayet de mantıklı görünüyor ama bir de olaya o markaların mevcut müşterisi olan tüketiciler açısından bakalım.
Siz belki de yıllardır o digital platforma üyesiniz ve iyi-kötü paketlerini kullanıyorsunuz. Sevgili markanız, yeni bir kampanya ile yeni müşterilere hem kurulumu ücretsiz yapıyor hem de örneğin, 1 sene boyunca avantajlı fiyatlar sunuyor. E ama siz aptal mısınız ki, paketi yüksek fiyatlardan ödüyorsunuz. Hem de kaç senedir! Hatta şirketin çağrı merkezi ile görüşüyorsunuz, durumu anlatıyorsunuz, size akıl da veriyorlar, üyeliğinizi iptal ettirin ertesi gün yeniden başvurun diye. Güler misiniz, ağlar mısınız?
Bunu yeni markalar, küçük şirketler yapsa bu kadar bozulmayız aslında; çünkü, onlar yenidir, düşünemediler, küçüktür bu çok arka planda kalmıştır, deriz. Ama ne yazık ki, öyle değil. Bunların büyük bir kısmının gayet de ülkenin önde gelen şirketlerinin uygulamaları olduğunu görüyoruz.
Olayın bir de bütçesel boyutu var. Yıllardır pazarlama guruları söyleyip duruyorlar, yeni müşteri kazanmak mevcut müşterileri korumaktan daha maliyetli, diye. Yeni müşteriye kendilerini tanıtmak için sürekli reklam yapmak veya böyle kar marjını azaltan kampanyalar düzenlemek maliyetli işler. Üstüne üstlük bu kampanyalarla müşteri veritabanına katılan bu kişilerin ne kadar karlı müşteri olacağını bilmiyorlar bile. Belki de neden onları müşteri yapmak istediklerini bile bilmeden, hiç tanımadıkları, aralarında herhangi bir bağ kurulmamış bu yeni gelecek müşteriye, zaten müşterisi olduğu, ürün/hizmetlerinden yararlandığı, hatta belki çevresine de o markayı tavsiye eden mevcut müşterilerine verdiklerinden daha fazlasını veriyorlar.
Unutmayalım, sürdürülebilir bir karlı büyüme için mevcut müşterileri elde tutmaya odaklanılmalı. Gelecek orada.



en → tr
Çeşitli

“Tüketici”den “Sadık Müşteri”ye

Bir müşterinin sadık müşteri haline gelmesi için, öncelikle ilk satın alma sonrası rasyonel beklentinin karşılanması gerekiyor. Bumemnuniyet oluşturuyor, eğer kişi olumlu bir deneyim yaşıyorsa, yeniden satın almaya karar veriyor. Yaşanan olumlu deneyim kişinin duygularına hitap ettiğinde de sadakat gerçekleşiyor. Bunun takiben kişinin yaşadığı bu tutarlı, bilinçli, farklı ve değerli deneyimi, kısaca markalı deneyimi (Shaun Smith’in “branded customer experience” olarak ifade ettiği) paylaşma isteği, markanın tavsiye edilmesine imkan veriyor.
Peki, tüketicinin müşteri haline gelmesi, o ilk satın almayı sağlamak için pazarlamacılar neler yapmalı? Elbette, yüzlerce kanaldan tonlarca mesaj veriliyor, reklamlar yayınlanıyor, e-postalar gönderilerek markalar sürekli hatırlatılıyor. Ama acaba, bu tür bir pazarlama sadece markanın hatırlanmasını mı sağlıyor yoksa satın alma sürecine kadar işe yarıyor mu?
Çoğu zaman yaşanan şu, tüketici bir ürün ya da hizmet almaya karar verdiğinde, onu hangi markalardan alabileceğine ilişkin kafasında bir liste hazırlıyor. İşte, bu noktada marka kendini ona hatırlatırsa, o marka listesine girebiliyor. Aslında çoğu pazarlamacı, işin sadece bu listeye girmek olduğunu düşündüğü noktada yanılıyor; çünkü, asıl çaba listedeki diğer markalarla mücadele ebebilmek ve listeden zaferle çıkabilmek. Bunun için pazarlamacı, satın alma sürecinin tamamında, aslında en önemli anlarındatüketici ulaşmalıdır.
Bununla birlikte, çalışmalar gösteriyor ki, marka listeye giremediyse de iş bitmiyor,   tüketici markalar listesini değerlendirmeye başladığında da başta aklında hiç olmayan bir markayı satın almayı düşünebiliyor. McKinsey Danışmanlık’ın 2008 yılında Amerika’da yaptığı bir araştırmaya göre, tüketiciler min. 1 markayı daha sonradan değerlendirmeye alabiliyor. Örneğin araştırmada görüyoruz ki, otomotiv için başta yaklaşık 4 markadan oluşan listeye sonraki aşamada 2, sigortada 3 markalık listeye sonradan 1 marka eklenebiliyor.
Peki, hangi aktiviteler markamızın ilk listeye girmesini, hangileri değerlendirmeye alınmasını, hangileri satın almayı sağlıyor? McKinsey’in yine aynı çalışmasında ortaya çıkardığı rakamlar oldukça çarpıcı. Markanın listeye girmesinde en etkili olan, şirket tarafından yönetilen pazarlama faaliyetleri olarak ifade edebileceğimiz reklam, sponsorluk, doğrudan pazarlama, mağaza/dükkan/şube içi deneyim vb. çalışmalar. Bu çalışmaları, geçmiş deneyim ve çevreden duyulanlar, Internet üzerinden öğrenilen kişisel deneyimler gibi tüketici tarafından yönetilen pazarlama faaliyetleri olarak ifade edebileceğimiz konular takip ediyor.
Değerlendirme aşamasında ise en çok tüketici tarafından yönetilen pazarlama faaliyetleri etkili oluyor. Onu şirket faaliyetleri ile mağaza/dükkan/şube içindeki müşteri temsilcisinin iletişimi takip ediyor. Satın alma aşamasında ise, müşteri temsilcisinin çabaları en etkili faktör olmakla birlikte, ona yakın bir oranda tüketicinin kendi faaliyetleri de etkili olmaya devam ediyor. Şirket faaliyetlerinin katkısı ise oldukça azalıyor.
Bu durumda pazarlamacılara kalan, hangi aşamada hangi faaliyetleri uygulamaya alacağına karar vermesi ve özellikle de ağızdan ağıza pazarlama yönetimi ile tüketicinin kendisi tarafından yönetilen gibi gözüken aktiviteleri yönetmesi gibi görünüyor.