13 Haziran 2014 Cuma

Halkla ilişkilerin Siyasal İletişim Sürecindeki İşlevleri


Halkla İlişkiler siyasal iletişim sürecinde yer alan pazarlama, reklâmcılık ve propaganda gibi bazı işlevlere sahiptir. Bu işlevlerin bazıları diğer alanlarla örtüşmekte, bazıları ise yalnızca halkla ilişkilerin özgün işlevleri olarak nitelendirilebilmektedir. Halkla ilişkilerin siyasal iletişim sürecindeki işlevleri genel olarak şöyle sıralanabilir.

- Halkla ilişkiler yöntemlerinde mesajın haber eşdeğeri ölçüsünde değerlendirilmesi. Siyasal parti ve adaylar seçmenlerin karar süreçlerini etkilemek ve oy alabilmek amacıyla çeşitli iletişim araç ve yöntemlerinden yararlanmaktadırlar.

Özellikle günümüz seçimlerinde kampanyaların önemi büyük oranda arttığından, başta televizyon olmak üzere, gazete, radyo, internet, afiş, ilan, broşür, miting ve yüz yüze görüşmeler seçmenlere mesaj iletme aracı olarak yoğun bir şekilde kullanılmaktadır (Kalender 2003: 32). Uztuğ da ( 2004: 57) siyasal iletişimin en önemli aktörü olarak, haber medyasını görmektedir. Yazar’a göre haber medyası yöneten-yönetilen ilişkisinde önemli bir kamuoyu ve gündem oluşturmakta ve denetim yaparak, bu konularda seçmen halkı bilgilendirmektedir.

Bu bilgilendirme sürecinde, halkla ilişkiler yöntem ve tekniklerine başvurulması halinde iletişim sürecinde kitle iletişim aracı belli bir para karşılığında kiralanmadığından; sürecin yönetimi medya çalışanlarının kontrolündedir. Günümüzün demokratik rejimlerinde medya kuruluşu kendi yayın politikasına göre seçtiği konuları, haberleri, içerikleri yayın kapsamına almaktadır.

Siyasetçilerin ve onlar adına çalışan uzman danışmanlarının medya kuruluşunun tercih ve seçimlerine belli oranlarda etkide bulunma imkânı bulunsa da bu imkân şartlarla sınırlıdır. Medya kuruluşu, siyasetçinin veya partisinin basın toplantılarını, basın bültenlerini, davetlerini istenilen zamanda, kapsamda (sayfa sayısı, yayın saati) yayınlayıp yayınlamama ve kendi yorumlarını ekleme şansına sahiptir.

Yayınlanmasına ilişkin medya kuruluşundan kaynaklanan zorluklara ve kısıntılara rağmen avantajlı yönü söz konusu mesajın ücretsiz yayınlanması bazen çok yüksek reklâm eşdeğeri bedele çok sınırlı bir bütçeyle ulaşılmasıdır.

Halkla ilişkiler sürecinde, mesajı yayınlayan medya kuruluşunun yayın kontrolünü elinde tutması bazı noktalarda halkla ilişkileri yürüten siyasal parti ve siyasetçinin daha objektif ve tarafsız olduğu imajını doğurur. Çünkü seçmen bir açıkoturumda, söyleşi programında, tartışma programında, konferansta, basın toplantısında verilen mesajlara veya siyasetçiyi doğal ortamlarda gösteren haberlere, resim ve görüntülere reklâmdan daha fazla inanma eğilimindedir. İnandırıcılığı arttıran unsur sürecin doğal, kendiliğindenmiş izlenimi yaratan gelişimidir.

- Siyasal partiler, hareketler ve siyasetçiler   açısından gelişen olayların, toplantıların, alınan kararların; haber değeri olan öyküler ve kurgular biçiminde duyurusunun planlanması. Bu öyküler ve olaylar planlanırken hedef kitlelerin duygusal ve düşünsel süreçleri dikkate alınmalı, olaylar örgüsü onları etkileyebilecek biçimde oluşturulmalıdır.

- Geleneksel ve yeni medya olarak isimlendirebileceğimiz medya kuruluşlarının önde gelen çalışanları ile olumlu ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesi.

- Siyasal partilerin ve siyasetçilerin yaşam öykülerinin, kişisel özelliklerinin, niteliklerinin, yeteneklerinin kamuoyuna bildirim sürecinde başta köşe yazarları, program yapımcıları, muhabirler, sunucular olmak üzere diğer kanaat önderlerine denetlenmiş bilginin ulaştırılması bunların kullanılmasının sağlanması.

- Siyasal partinin ve siyasetçilerin gündemi etkileme çalışmalarının yönlendirilmesi. Gündeme ilişkin ileriye sürülen fikirlere ilişkin söylemlerin yaygınlaştırılması ve hatırlatılması.


- Tartışma programları, basın toplantıları, seçim gezileri, miting, törenler gibi halkla ilişkiler kapsamına giren etkinliklerin medya kuruluşlarında siyasal partinin ve siyasetçilerin lehine yer almasını sağlayacak biçimde haberleştirilmesi ve kitle iletişim araçları ile kamuoyunun ilgisini çekecek biçimde sunulması (Uztuğ 1999: 118).


Zübeyde Süllü
Selçuk İletişim Dergisi

12 Haziran 2014 Perşembe

Sizin PR'nız Kaç Santim?

  
Denizlerdeki balık türlerinin varlığını sürdürebilmesi için balıkların doğru büyüklükte avlanması gerektiğini anlatan Greenpeace kampanyasının sloganı “seninki kaç santim” idi. Sokak dilinde daha farklı bir anlama gelen bu deyiş, PR dünyasında da başka bir biçimiyle kullanılıyor. Markalar iletişimi, “benimki kaç santim” kafasıyla, medyada çıkan haberin büyüklüğüne bakarak ölçüyor.

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Önemli olan haberin boyu değil, işlevi. İsterseniz, işlevini ölçmeyip, takıntılı bir şekilde sürekli boyunu ölçebilirsiniz. Uyuşturucudan beter bağımlılık yapan kendini medyada görme illetini, biraz daha yakından irdelemekte yarar var.

Geleneksel medyanın ölçülerini oluşturan sütun (en) ile santim (boy) çarpımından oluşan toplam alan, sütun-santim ölçüsü olarak kabul edilir ve normalde gazetelerin yazı işleri ve reklam bölümleri tarafından kullanılır. Yazı işleri sayfa çizerken, reklam bölümü ise mecra satarken, bu ölçüleri kullanır.

Bu tanıma bakınca içinizden “peki PR mesleğinin bu ölçüyle ne işi var” diye sormak gelmeli. O halde soralım: PR’cıların bu ölçüyle ne işi var?

Şunu da soralım: PR ve itibar yönetiminin sonuçlarını büyüklük ölçerek bulmak mümkün mü?

Yanıtları yine baştan söyleyeyim: PR’cının bu ölçülerle aslında hiçbir işi yoktur. PR ve itibar yönetiminin sonuçları, büyüklük ölçerek bulunamaz!

Bir şeyin ne kadar yer kapladığı başarı için bir ölçü olsaydı, tüm dünya Shakira değil Akrep Nalan dinliyor olurdu!

Medyada bir alan kaplamak doğru bir başarı kriteri olsaydı, tıfıl Zuckerberg’in duygularımızı yansıtmamızı sağlayan “beğen” (like) butonu başarısız olurdu.

Oysa henüz tıfılken yaptığı bu yenilikle, hem dünyanın en zengin adamı oldu, hem modern dünyada başarının ölçütünü değiştirdi. Ardından gelen Twitter fenomeni, başarıyı kullanıcılara daha geniş yer vererek değil, tam aksine, alanı daraltarak yakaladı. Instagram, daha fazla daralttı. Foursquare ve Vine da, yeni fenomenler olarak dar alanda harika işler yapıyor.

Yeni iletişim kanallarında alanın daralması, itibarı düşürmedi. Aslında çok iyi bilinen ama unutulan bir itibar kriterini yeniden parlattı: Etki yaratmak!

Nurdane Hala’ya benzemeyin!

İş dünyamız düşünsel anlamda trend geliştiren (inspiring) bir topluluk değil. Daha çok, takipçi (follower) olmayı tercih ediyor. Yani, “birileri yapsın görelim, biz daha sonra adım atalım” alışkanlığı var. Bu nedenle etki yaratmayı bilmez. Bu eksikliğini bolca görünür olmaya çalışarak kapatır. Kendini bir podyuma çıkmış gibi hisseder. Oraya çıkarsa herkesin dönüp ona bakacağına inanır.

Tiraj rakamlarından yola çıkarak erişim hesap etmek ise daha büyük bir yanılgı. Tiraj, erişim için bir gösterge değildir. Satış rakamları temel alınmış olsa (ki öyle değil) erişim için daha gerçeğe yakın bir fikir sahibi olunabilir ancak bu bile bir erişim verisi oluşturmaya yetmez. Bir gazetenin kaç kişi tarafından görüldüğü ve hangi sayfalarına bakıldığını medyum tutsanız da bilemezsiniz. Bunlar zorlama ve akıl dışı hesaplardır, safsatadır.

Bekir Coşkun’un “Halam” başlıklı bir yazısı (i) vardı. Hukukun sembolü kabul edilen; bir elinde kılıç, bir elinde terazi tutan, gözleri bir örtüyle kapalı Themis heykelinin yeni bir versiyonu, Anayasa Mahkemesi binasının girişine konuldu. Bunun gözleri açıktı ve orijinalinin aksine biraz etine dolgundu. Bekir Coşkun bu durumdan müthiş bir mizah çıkardı:

“Anayasa Mahkemesi’nin yeni binasının girişine Türk tipi, hukuku temsil eden kadın heykeli yaptırdılar. Balıketinde, saçları 70′lerin modası, ayağında şalvar, bol boncuklu gerdanlık, kalçaları iri, yarım karpuz göbek.

Ben görür görmez demek ki bağırmışım: Nurdane Halaaaa…

Nur içinde yatsın, bu kadar mı benzer insan.”

Bu yazıyı, iki yüz defa okumuşumdur. Beni erişimde 200 saymanız gerekir. Üstelik kesip masama asmıştım, ofiste gelip-giden de bakıyordu. Yüz daha ekleyin. Mevcut ölçümleme sistemine göre, ben bir bayiden Hürriyet Gazetesi satın alsam da, almasam da, gazetenin o nüshasının matbaada kaç adet basıldığını erişim diye hesap eden bir mantığı aklı başında bir ölçü olarak kabul eden varsa, tartışmaya da hazırım!

Bekir Coşkun’un yazısını, köşenin sütun-santim ebadı, gazetenin tirajı ve kaç kişiye ulaştığı üzerinden ölçmeye kalkanın işi Nurdane Hala’ya benzer.

Haydi putları devirmeye devam edelim! Sıra en büyük puta geldi:

90’lı yıllarda moda olan şekliyle, PR’da yapılan sütun-santim ölçümlemesinin bir çıktısı da, buradan bir reklam eşdeğeri çıkarmaktı. Haberin bir gazetede, renkli sayfada, Türkiye baskısında, 30 sütun-santim çıkması, PR ajansları tarafından orada aynı ölçüde çıkan bir reklamın fiyatıyla eşleştirilip, yaratılan eşdeğer hesaplanıyordu.

Bir markanın, Hürriyet Gazetesi’ne 3 sütuna 30 santim ilan vermesinin fiyatı 15 bin lira olsun diyelim. Aynı ölçüde bir haber, gazetede ücretsiz olarak yer aldığı için, reklam eşdeğeri olarak hesap edilen (15 bin lira) ile PR ajansının hizmet bedeli (10 bin lira) arasındaki fark, bu mesleği kafalarda, “medyada yer almanın daha ucuz yolu” olarak konumladı.

İşte, PR’cıların bugün “medya ilişkisine takılıp kalıyoruz” diye şikayet ettiği deformasyonun kaynağı, bu eski moda ve tamamen yanlış PR anlayışıdır.

Markalar, hedef kitlesi görsün diye medyada geniş yer bulmak ister. Oysa medya okurunun böyle bir derdi yoktur. Sokaktaki insan, gazetenin sütun-santimini algılamaz. Nasıl ölçüldüğünü de bilmez. Demek ki bu ölçümleme, gerçek etkiyi ve başarıyı ölçen bir metot değildir. Farazidir ve aşağılayıcıdır.

Nihayet, medya haber karşılığında ücret almadığı için, buna bir ekonomik değer biçmek, sevdiğiniz kadına gidip, “iyi ki seni sevdim, yoksa gidip paralı kadınlarla aşk yapsaydım beş bin liram giderdi ama sayende sadece bin lira harcadım” demeye benzer. O kadından sağlam bir tokat yersiniz!

En büyük şirket yöneticilerinin bile “medyada çıktık mı” sorusuna saplantılı şekilde takılıp kaldığını görebilirsiniz. Markalar, PR yapalım diye yola çıktıktan sonra, iş bunun sonuçlarını medyada görmeye dönünce, bir yerden sonra yöneticiler “biz niye medyada çıkmak istiyorduk” sorusunu unutuyor. Araç, amaç haline geliyor. Sınırlı konuda gerekli bir araç olan medyada yer alma hedefi, kutsal bir amaç haline geliveriyor ve yapılan yanlış ölçümlemelerle amacından iyice saparak markaların asılsız verilere bakmasına neden oluyor.

2001 yılından bu yana reklam eşdeğeri vermeyi, 2007’den bu yana sütun-santim ölçümlemeyi terk etmiş bir PR danışmanıyım. Birlikte çalıştığım marka yöneticileri bu görüşlerimi çok yakından bilir. Ülkemizde İDA üyesi (ii) PR ajanslarının hemen tamamı reklam eşdeğeri vermeye şiddetle karşı çıkıyor, ancak sütun-santim ve erişim ölçümlemesinden kaçamıyor!

Son yıllarda, medya yansımalarının etkisini ölçmek için oluşturulan yeni modelleri de ilk gününden bu yana yakından izliyorum ve inceliyorum. Gerçek değiller ve bilimsel yaklaşımlarında sorun var.

PR’ın elle tutulamaz, ölçülmesi çok zor bir disiplin olduğuna katılmıyorum. Ölçülebilen tek somut çıktısının medya yansıması olduğu zannedilen bir meslekte, putları devirince ölçecek bir şey kalmaz diye korkmayın.

Mesleğin adı Halkla İletişim değil

Mesleğin adı neden halkla ilişkiler? Neden halkla iletişim değil?

Hiç düşündünüz mü? Gerçek varlık sebebi iletişim yönetmek mi, ilişki yönetmek mi? Aradığımız çözüm açık bir şekilde burada yatıyor.

Halkla ilişkiler, halkla ilişkinin yönetilmesi işidir. İletişim ise mesajları iletme ve doğru anlaşılmasını yönetme sürecinden başka bir şey değildir. İlişki yönetimine odaklanmanın çıktısı, uzun süreli, sadık birliktelik getirmesidir.

Meşhur Erol Evgin hikayesidir.

Bir gün Sezen Aksu’ya demiş ki:

“Sezencim. Bu kadar güzel aşk şarkıları yazmayı nasıl başarıyorsun?”

Sezen Aksu cevap vermiş:

“Anlamazsın Erolcum, kırk yıldır aynı kadınla evlisin.”

Sadakate karşılık nelerin kaçırıldığını anlatan nefis bir espri.

Marka yöneticileri, müşteri ile geçici ilişkiler için değil, sadakat oluşturmak için milyonlarca lira harcıyor. Aşkın peşinden giden tüketici ise her seferinde farklı deneyimler yaşamaya açık. Sadık bir müşteri arayan, onu sadece doğru mesajlar vererek, iyi iletişim yaparak elde edemez.

Müşterinin markayı deneyimlemesi için gerekli olan iletişim (buluşmak için yapılan ön konuşma) daha az bir bütçe gerektiriyor. Markalar ise buraya çok gereksiz bir şekilde, yüksek bütçeyle ve enerjiyle abanıyor.

Esas bütçenizi ve dikkatinizi buluşmaya harcamak zorundasınız. İyi bir buluşma olmazsa, karşı taraf buluşmadan etkilenmezse, hoşlanmazsa; ona söyleyeceğiniz yeni şeyleri neden dinlesin? Tüketicinin size hayran kalması için yapmanız gereken, bir makyaj değil, gerçekten onun sorununa bir derman olmanız ve ilgisini çekmenizdir. İşte bu nedenle, iletişime değil yapısal PR projelerine önem ve öncelik vermelisiniz.

Bunu medya ilişkisi ile yapamazsınız. Adı üzerinde, “medya ilişkisi” medya ile sağlıklı ve açık bir ilişki kurmak için icra edilir. Bunun çıktısı sütun-santim değil, medya mensubu ve kuruluşu ile açık, yakın ve dürüst bir ilişki kurarak kendinizi yakından tanıtmaktır. Bunun sayısız ve önemli faydaları vardır. Pazarlama iletişimi için kullanılmaz, itibar yönetimi için yapılır.

“Göbüşoğlu Mobilya 25. Mağazasını Açtı” diye basın bülteni yazıp, basına gönderip, “geldi mi, gördün mü, girdi mi, çıktı mı” diye gazeteciye bin tane soru sorup, baskı yapıp bir basın yansıması elde etmenin itibar ve marka yönetimiyle hiç bir ilgisi yoktur. Bu Nurdane Hala’nın tarzıdır.

Çözüm ilişki yönetiminde

Medya odaklılık yerine, hedef kitlenize direkt konuşacağınız iletişim kanallarını öne çıkarın: Mağazalar, bayiler, etkinlikler, eğlenceler, davetler, yemekler gibi. Cem Boyner’in gazetede tam sayfa bir röportajının yayınlandığı gün, yönettiği mağazalarında müşteriye ince dokunuşlar yapılamıyorsa, röportaj sadece iş dünyasına hava atmasına yarar. Başta dediğim gibi, kendini iyi hissettirir.

Medya ile iletişimi yönetmekten önce ilişkiyi yönetmeye odaklanın. Buluşun, konuşun, anlatın, birlikte zaman geçirin, onlara tarzınızı gösterin. Sakın şov yapmayın, dürüst ve samimi olun. İşinizde yaşadığınız sorunları anlatın, bilsinler. Yazmasınlar ama bilsinler. Gerekirse yazılmamak kaydıyla önemli bilgileri paylaşın. Gazeteciyi tek bir saniye bile olsa, “gelsin anlatalım, gitsin bizi anlatsın” diye bir memur olarak görmeyin. Gazetecilik mesleğine gerçek bir saygı duyun ve onlara yardımcı olun. İşini yaparken doğru muhakeme geliştirmesine yardımcı olacak şekilde onları bilgiyle besleyin.

Yaptığı haberi ölçmeyin. Bunun yerine, markanızın hedef kitlesine gidip düzenli olarak algı araştırması yapın. Haberim çıktı mı sorusu yanlış bir hedeftir ama hedefteki insanlara “mesajım sana ulaştı mı” diye sormanız doğru bir ölçümlemedir. Markanızın mesajını her kanaldan ve özellikle de markanın çalışanlarından vermeyi başardıysanız, medyada görsün veya görmesin, okusun veya okumasın, mesajınız hedef kitleye geçecektir.

Algı araştırması size beklediğiniz sonucu vermezse, yine hedef kitleye hangi kanaldan bilgi almaya daha sıcak baktığını sorun. Bu soruyu anketle değil, derinlemesine görüşme ile sorun. Çünkü, markanızla ilgili algının ne olduğunu ölçerken anket doğrudur ancak bir sürecin neresinde sorun olduğunu anketle bulamazsınız. Daha çok soru sorarak, derinlemesine araştırma yapın.

Sütun-santim, erişim ve reklam eşdeğeri putlarını devirip, yaptığınız işin hedef kitledeki etkilerini ölçmeye odaklanın. Böylece gerçeğe en yakın değerleri ve bilgileri bulabilir, buna uygun strateji ve planlar yapabilirsiniz.

İstediğiniz gerçek sonuç santimle, kiloyla, kulaçla ölçülen bir sonuç olmadığı için, başa dönüp “biz neyi elde etmek için yola çıkmıştık” diye sorarsanız, doğru şeyleri ölçebilirsiniz.

Ve şunu görebilirsiniz ki; PR elle tutulabilir, somut çıktı elde edilen bir süreçtir. Putlar devrilince, ardında saklı duran hakikat de ortaya çıkar.


Kerem TÜRKMAN - The Brand Age Dergisi/ Mayıs'2014

Hangi İtibarı Yönetiyoruz?

İtibar, itibar yönetimi yapılarak satın alınabilecek bir sonuç olsaydı, dünyada hiçbir liderin, şirketin ve markanın itibar sorunu olmazdı.
PR ajansları, iletişim yaparak markaların itibar sorununu çözdüklerini, algı ölçülen araştırmaların sonuçlarıyla da bir itibar haritası elde ettiklerini iddia ederken aslında inandırıcı olmaktan uzaklaşıyor. PR ajansları haklı olsaydı, yeterli mali kaynağı olan şirketler kendi parasıyla, olmayanlar da bankaların vereceği “itibar kredisi” yardımıyla gider bir PR şirketiyle anlaşır, itibarlarına ilişkin ne kadar sorun varsa sonsuza kadar çözüverirdi.
Bu hatalı kurguya, araştırma şirketleri de katıldı. İtibar adı altında çeşitli listeler yaparak, itibar alanından ekmek çıkarmaya çalışıyorlar. Yazılarımı okuyanlar iyi bilir; itibarın algıda ölçülen bir değer olmadığını, elle tutulur, gözle görülür, halka açık veriler ve kriterlerden oluştuğunu anlatıyorum. PR’cıların anlattığı itibarın, ekonomik itibarla bir ilgisi olmadığını, yanıltıcı olduğunu ve ekonomide algıya dayalı değer üretiminin mali suç niteliğinde olduğunu vurguluyorum.
İtibar, ekonomide aynı zamanda kredibilitedir. Buna borçlanma gücü diyelim. Bu daha çok, borcun ana konularından biri olan vade ile ilişkilidir. Yani zaman ile..
Kredibilite varlığı, zamana sahip olmak demektir. Ekonomide ne kadar borcunuz olduğuna değil, vadesine ve borca karşılık gelen öz varlık gücünüze bakılır. Vade yönetimi, bir şirketin, markanın ve liderin de en önemli itibar verisidir.
İtibardan söz edeceksek, günümüzde itibarı etkileyen en önemli vade, gelecektir. Dünden bugüne yaptıklarınız ile bugün ulaşmış olduğunuz büyüklük takdir görür belki ama nihayet itibarınızı gelecekle ilgili tasarımlar, planlar, anlaşmalar ile oluşturmak zorundasınız. Bunu akıllı şirket yönetimleri zaten böyle yönetiyor.
Marka yöneticilerine gelince; onların odağında da gelecek projeksiyonu olmak zorunda. Birlikte çalıştığı PR ajansı ile Y kuşağı üzerine konuşan, bir normal araştırmayı yaptırmak için iki yıl düşünen, KSS ile kurumsal sorumluluk farkını bilmeyen, PR ajansından gelen “sosyal medya önemli ha” tipi aptal ötesi öneri karşısında “evet ya biz de farkındayız” diye cevap veren, dünyanın ileri boyuta taşıdığı faaliyet raporunun on yıl önceki versiyonunu bile yapmayı düzenli hale getirmemiş, “ne kadar konuşulsak iyidir” ve “markamız konuşulsun da, iyi-kötü fark etmez” kafasında yüzlerce marka var.
Kuzum; sizin çağı yakalamayı bırak, önüne geçmeniz gerekiyor. Türkiye dünya ölçeğinde bir gelişen ekonomi olabilir ama kendi bölgesinde büyük bir ekonomi. Burada markalarımızın liderlik yapabileceği onlarca konu var. Haydi diyelim ki şirket yönetimi tutucu veya başka öncelikleri var. Olabilir. Peki siz niye kendinizi yarının gündemine bugünden taşımıyorsunuz? Eğer “zamanımız yok” diyorsanız, sizin bir kredibiliteniz, yani itibarınız da olmayacak demektir. Zaman bulunduğu takdirde, itibar getiren işler yapılır ve değer kazanılır. Yoksa, değer de oluşmaz.
Nasıl yapalım?
Milyon kez daha haykırabilirim: Perception yaratarak reputation yönetilmez.
İtibarın modern kodlarını ayrı bir yazıda değerlendirelim. Dikkatinizi çekmek istediğim konu, markaların ve liderlerin, mevcut bilgiler ve ezberler içerisinde gerçek bir itibar yönetimine odaklanmasının imkansız olması.
İyi bir antrenman yapmadan, gerçek itibarı yönetmeniz mümkün değil. Ancak bugün olduğu gibi, bir PR şirketiyle anlaşıp, bizi medyada çıkarın ki, kendimizi orada haber olarak görürsek kendimizi itibarlı hissederizdiyebilirsiniz. Durgun sudaki yansımanızı izlemek gibi, kurumsal narsisizm örneğidir bu tip, medya odaklı itibar yönetimi.
Size küçük bir antrenman programı öneriyorum. Bu yolu izleyerek, markanızı gerçek bir itibar yönetimi yapmaya hazır olacak düşünce yapısına kavuşturabilirsiniz:
1. Türkiye Değerler Atlası üzerinde çalışın
Prof. Dr. Yılmaz Esmer hocayı bilmeyen, tanımayan yok. Türkiye’nin hızla muhafazakarlaştığını, uzun zamandır ısrarla anlatıyor. Üstelik kendi tezi değil, bilimsel bir çalışmanın sonucunda elde ettiği bir değerlendirme. Bunu bir ders gibi çalışmalı ve Esmer’in aktardığı değişimin nedenlerini içselleştirmelisiniz.
Üstelik Esmer Türkiye’nin değerler haritasını ve dinamiklerini, dünyayla karşılaştırmalı olarak açıklıyor. Sonra kendi içinizde bir de şirketinize özel değerlendirme ve adaptasyon çalışmaları yaparsanız harika olur.
2. Y kuşağını bitirin, Z kuşağını çalışın
Cümle içinde “Y kuşağı” diyene ceza kesin. Z kuşağını ezberlemenin vakti geldi, geçiyor. Hemen bu konunun uzmanlarını dinleyin. Pazarlama ve satışta hangi değişimlere hazır olmanız gerektiğini öğrenip markanızı adapte etmeye başlayın.
3. Bir sonraki seçimin sonucunu bugünden bilin
İstediğimiz kadar senaryo konuşalım, seçmenin tutumları hızlı değişmiyor. Rakamlar ve anketler sadece birer siyasi dedikodu malzemesi. Bir sonraki, hatta ondan sonraki seçimin ana dinamiklerinin ne olacağını, neleri tartışacağımızı ve hangi konuya ülkedeki hangi kültürün nasıl tepki vereceğini öngörmek de, bunun sandıktaki olası oranını hesap etmek de zor değil. Siyaset dedikodusu yapmak yerine, gerçek analizlere çalışmak markanız için daha faydalı olacaktır.
4. Kimseyle “ne olacak ya” diye konuşmayın
Türk iş dünyasına has bir düşünce özrü bu: Ne olacak ya! Bu ifadeyi dilinizden atın. Ne olacağını öngörmeye odaklanın. Çok zor değil, batı bunu iyi beceriyor. Araştırma, analiz, değerlendirme, derinlemesine görüşme, inceleme, fizibilite, simülasyon, tatbikat, dinleme, strateji, taktik, plan yapmak varken; rakipleri taklit etmeyi, beklemede kalmayı, bol bol dedikodu yapmayı tercih ediyoruz. Artık “ne olacak ya” demeyi bırakıp, “neler olacağını” görme çağındayız.
5. Sosyal medyada zayıfsanız insan içine çıkmayın
Sosyal medyada şahıs olarak ne yaptığınız da, şirketinizin ve markalarınızın ne yaptığı da çok önemli. Siz de bir “sosyal medya çok önemli abi” insanıysanız, bir köprüden kendinizi atıp dünyaya bir iyilik yapabilirsiniz. Sosyal medya tabi ki önemli de, artık bunun üzerine inşa edilmesi gereken yeni çağı konuşun. Bunun için de ilk iş, iyi bir sosyal medya ve internet kullanıcısı ve takipçisi olun.
6. Rekabet koşulları hakkında daha çok bilgilenin
Rekabetin değerini ve anlamını iyi bildiğinize emin misiniz? İşletme okudunuz mu? Gerçek bir serbest piyasa savunucusu musunuz? Serbest piyasanın gerçek anlamını iyi bildiğinize emin misiniz? Sorumlu olduğunuz şirket ve markaların rekabetine gerçekten reel verilerle hakim misiniz? Yoksa şirket yönetiminden ve iş çevrenizden duyduğunuz laflarla mı bir algı oluşturdunuz? Biraz ezber bozmak iyi gelecektir. Sokağa çıkın ve rekabete yeniden, sıfırdan bir daha bakın.
7. Aldığınız izleme (monitoring) hizmetlerini çeşitlendirin
İzleme hizmetleri, dünya daha küçük bir köyken çok değerliydi. Oysa dünya daha büyük bir köy oluverdi. Buna karşın bizim izleme şirketlerinin analiz kabiliyeti yerinde sayıyor. Onlardan size gelen verilere siz bilgi diye bakıyorsunuz ama onlar reel olmayabilir. Peki, ya dünyada geliştirilen yeni izleme ve anlama sistemlerini işinize en iyi şekilde adapte ettiğinize emin misiniz? Bu konuda pazara çıkıp biraz fikir toplamaya ne dersiniz? Yeni şeyler bulacağınızı garanti ederim.
8. Reklam ajansına ezber bozucu bir brif verin
Çalıştığınız reklam ajansına şunu teklif edin: “Bize evet demek zorunda değilsiniz ama eğer kabul ederseniz, sanki bizimle bugün işe başlıyormuş gibi, tamamen bugüne kadar yaptıklarınızın dışında bir şey hayal edip sunmak ister misiniz?”
Size olumlu yanıt vereceklerine iddiaya girerim. Belki de elinizin altında yatan müthiş bir iletişim veya pazarlama fırsatına böylece ulaşmış olursunuz. Reklam şirketi de, onların farklı düşünmesini önleyen, sizden gelen baskıcı ve acil kodlu talepler dışında bir serbest düşünme fırsatı bulmuş olur. Denemeye değmez mi?
9. Daha önce hiç bilmediğiniz bir konuyla ilgilenin
Hiç ilgilenmediğiniz bir konuda, daha önce hiç dikkatinizi çekmemiş bir şeyle ilgilenin. Bu bir etkinlik de olabilir, bir ürün veya bir hizmet de. Hamama gitmek de olabilir, dini bir konferansa katılmak veya bir ergen dizisi izlemek. Yeter ki, hiç bilmediğiniz bir şey olsun. Beyninizde yepyeni bir empati dosyası açılsın.
10. Genellemelerinizi gözden geçirin
Şöyledir, böyledir ve kesin öyledir diye çok emin olduğunuz bilgileri başka kanallardan alacağınız verilerle karşılaştırın. Örneğin, konuya farklı yaklaşan birini bulup sadece anlatmasını isteyin ve mantıklı olabileceği noktalar üzerinde düşünmeye başlayın. Bir yere varmasanız da olur. En kötü ihtimalle, farklı bir görüşün kendini nasıl savunduğunu dinleyerek, biraz empati fırsatı bulursunuz.
11. Satın almadığınız hizmetler için sunum talep edin
Şirketinize henüz satın almadığınız veya bir dönem düşünüp almaktan vazgeçtiğiniz hizmetler olabilir. Onları yeniden dinlemeye veya denemeye ne dersiniz?
12. Çevre, sürdürülebilirlik ve KSS arasındaki farkı öğrenin
Daha da ileri gideceğim: Bunların arasındaki farkı bilmeyenle yolları ayırın. Hangisi toplumun, hangisi şirketin, hangisi üst yönetimin sorumluluk alanına giriyor, bilmeniz şart. Böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum noktası çok yobaz bir kafa. Siz getirmeseniz de bu dünyaya çocuklar geliyor ve bu sistem böyle devam ederse ileride “valla ben emir kuluydum ne yapaydım” diyerek vicdanen yırtma şansınız olmayacak. Şirketinizin bu konuda yeteri kadar gelişip gelişmediğini anlamak için şirketin çaycısına bir test yapın. O bile anlatabilsin.
13. İslamcı, dinci, dindar ve muhafazakar arasındaki farkları öğrenin
Türkiye’de özellikle eğitim seviyesi yüksek kesimin çoğunluğu bunları bilmiyor. Dindara İslamcı diyen, her muhafazakarı dinci zanneden çok. Bu kavramların sosyolojik gelişimlerini de bilmelisiniz. Her akşam televizyona çıkıp sözüm ona halka bir bilgi aktarıyormuş gibi yapan ekran güzellerini dinleyerek bir yere varsaydık, kırk yıldır varırdık. İçinde yaşadığımız toplumun kültür yapısını daha derin okumak, aynı toplumla farklı iletişim yolları bulmanıza yardımcı olacaktır.
14. Rakibinizden bir şey satın almaya çalışın
Bir an için sade bir vatandaş olduğunuzu ve rakibiniz olan markanın ürününü satın alıp-almamak konusunda bir karar vermeniz gerektiğini düşünün. Hatta bunu yapmayı deneyin. Almanız gerekmez. Almaya çalışın. Neyi sizden daha iyi yaptıklarını, nerelerde daha kötü olduklarını objektif izlemeye çalışın. Kendi markanıza ve iş yaptığınız sektöre bu gözle baktığınızda çok farklı görüşler ve çözümler bulabilirsiniz. Tabi patronunuz bunu denediğinizi bilse iyi olabilir.
15. Bir grup 11-13 yaşında gence satış yapmaya çalışın
Kim oldukları, nereden bulacağınız önemli değil. Mevcut süreçleriniz içerisinde sattığınız bir ürünü veya sunduğunuz bir hizmeti 11-13 yaşlarında bir grup gence anlatın. Onların tepkilerini izleyin. Size soru sormalarını isteyin. Fırsat olursa, “sen olsan nasıl satardın” diye sorun. Emin olun, hiç aklınıza gelmemiş yollar, yöntemler ve söylemler keşfedebilirsiniz. Bu kitlenin diline yakınlık kazanmak da kısa günün bir başka kârı olur.
İşte dünyada itibarın yeni yol haritası
Size temel olarak; ezberleri bozmayı, değişimlere ve farklılıklara erkenden hazırlanmayı, farkındalık artırmayı ve geliştirmeyi, çeşitlilikleri ve kültürel zenginlikleri yakından tanımayı, sizden farklı olanların iç dünyasında keşifler yapmayı önerdim. İtibar yönetmek ve gerçekten itibarlı olmak istiyorsanız, bu gibi çalışmaları kurumunuzda sürekli hale getirmelisiniz.
Unutmayın: Şirketler, markalar ve liderler, değişim ve dönüşümlerin ilerleyen evrelerinde zaten çağa uyum sağlamak zorunda kalıyor. Bu hiçbir zaman itibarlı bir yöntem değil. Çünkü böyle bir durumda siz lideri izlemek ve ayak uydurmak zorunda kalırsınız. İtibarlı olan; başkalarını kopyalamak değil, içinde yaşadığınız dönemin değişimlerini doğru okumak ve doğru zamanda kendini geliştirmektir.
Yapana lider, yapamayana korkak denir.
Ve ekonomide gerçek itibarı, her zaman korkmadan ilerleyenler ve hedeflediklerini yapabilenler kazanır.



Kerem TÜRKMAN - The Brand Age Dergisi/ Mayıs'2014

5 Haziran 2014 Perşembe

Güldüren Reklam Bulaşıcıdır!

Kimine göre en kolaycı, kimine göre en yaratıcı reklam tercihi güldüren reklamlar. Birçoğuna göre ise kesin işe yarayan bir strateji. Tüketici güldürerek, keyiflendirerek, anlık da olsa mutlu olan tüketicilerin ilgilerini o markaya yönelteceği ve devamındaki sürecin en nihayetinde tüketiciyi o markanın ürününü satın alma arayışına sokacağı düşüncesi…
Eğlence üzerine konumlandırılmış reklam muhtemelen reklamcılık tarihi kadar eski ancak onun gözde reklam stratejisi haline gelişinin başlangıcını modern toplumdan postmodern topluma geçiş ile ifade etmek mümkün. Rasyonellikten ziyade duygularına, hazlarına daha fazla kulak vermeye başlayan tüketiciler, bu davranışlarını haliyle satın alma kararlarında da göstermeye başladı. Ancak bu gerçek, reklamda güldürme tercihini irdelerken olsa olsa tümevarımın en son noktası olur. Peki, reklamcıyı ve markayı “güldüren reklam”a iten nedenler nedir?
Twitter’da paylaştığın, Facebook duvarında beğeni peşinde koştuğun reklamları düşünerek başlayabiliriz. Ya da arkadaş ortamında muhabbet konusu yaptığın reklamları düşünerek. Muhtemelen birçoğu ortamı neşelendiren cinstendi!
Özellikle bu devirde tüketicilere bir mesajı ulaştırmak eskilerin deveye hendek atlatması ile eş değer. Bu nedenle bir reklamcı için öncelikli sorun tüketicinin ilgisini nasıl çekebilirim sorusunu cevaplamaktır.  Ardından ise ilginin devamlılığı önem kazanır ki, ilgi çekmekten daha önemlidir.
Güldüren reklamlar daha fazla izleme isteği doğurur ve ağızdan ağza pazarlamayı daha etkin kullanır. İçerisinde zeka pırıltıları olan, yaratıcı ve farklı bir işle yüzleri gülümsetmeyi başardıysanız ülke/dünya gündemine oturmak işten bile değil! Viral etkisi peşinde olanların işlerini aklınıza getirmeye çalışın, hatırladıklarınızdan birçoğunun “FW:Komik” tadında olduğuna emin gibiyim.
Güldüren reklamların dönemselliğinden de bahsetmek gerek. Kasvetli soğuk kış günlerinde, hem yerelde hem globalde hüzün veren reklamlara doyduk. Havaların ısınması ile kaynamaya başlayan kan, önümüzdeki günlerde bizi bol eğlence odaklı reklamlara kavuşturacak.  İnsanların kendini daha pozitif hissettikleri, tatil motivasyonunda oldukları aylarda eğlence odaklı olması kadar olağan bir şey yok. Hüzün içerikli reklamlarla ile tüketicileri rahatsız etmeye de gerek yok haliyle…

Peki, güldüren reklamlar markaya neler katar? Güldüren reklamlar gerçekten satışları artırır mı?

Öncelikle güldüren reklamların, markalara sempati uyandırabileceği bir gerçek. Ancak güldürme şekli, yani işlenen konu önemli ve pek tabi ifade ediliş şekli. Güldürürken hiç bir kesimi rencide etmemek lazım, hatta rakibinizi bile. Ama ince göndermelilerin lezzetini de unutmamak, o ince çizgiyi yakalamak lazım. Laubalilik ile samimiyet farkındalığı da çok önemli mesela. Winston Churchill’in de dediği gibi, “şaka yapmak ciddi bir iştir…”
Diğer yandan yukarda da belirttiğim gibi, reklamın izlenirlik ihtimalini artırabilir ve hızlı bir şekilde ağızdan ağıza yayılabilir güldüren reklamlar. Yayılmanın getireceği bilinirlik ve bilinirliğin getireceği ilgi içerisinden elbette satış ile son bulan tecrübeler de doğacaktır
Son olarak, zaman zaman da yanıltıcı olabilir güldüren reklamlar. Vaktin birinde EPICA reklam yarışmasında, jürileri oy verecekleri reklamlar konusunda uyarmış EPICA başkanı Andrew Rawlins: “Güldüren reklamlar sadece güldürdüğü için sevimli gelebilir, ancak lütfen gülmenin büyüsüne kapılmayın.” Duygusal değerlerini daha ön planda tuttuğunu söylediğimiz tüketiciler için de, reklamından çok büyük beklenti içerisinde olan marka için de bu uyarı geçerli: gülmenin büyüsüne fazla kapılmamak gerek.

Yigit Ahmet Kurt
www.pazarlamasyon.com

4 Haziran 2014 Çarşamba

Müşteri Derken Çalışanı Iskalıyor Muyuz?

Şirketlerin son dönemdeki yeni trendi, müşteriyle daha sağlam ilişki kurmak. CRM (Customer Relationship Management) yani “Müşteri İlişkileri Yönetimi” bazı şirketler için trend olmanın ötesine geçip yaşam amacı bile olmaya başladı diyebiliriz. Ancak asıl soru şu: müşteriye özen göstereceğim derken çalışanımızı mı ıskalıyoruz?
Amerika’da olduğu gibi Türkiye’de de 2013-2014 yıllarının en yükselen trendi olarak gösterilen, mevcut çalışan portföyü ile yeni ve sadık müşteri kazanımı sağlama formülünü bazı şirketler yeterince idrak edemeyip, yeni müşteriye kaydırdığı ilgi ve alakanın bir çoğunu mevcut çalışanlarına gösteremiyor. Birçok şirketin çalışanlarının ana haklarını (yıllık izin, ücret vb.) ve yan haklarını (sağlık sigortası, şirket aracı vb.) kısması ve asıl odaklarını müşteri kazanımına yönlendirmesi, şirketlere olan aidiyet duygusunu düşüren en önemli unsurlardan birisi oluyor.
Amerikan’ın ünlü kadın CEO’larından Angela Ahrendts‘in de bahsettiği gibi “şirketler aslında öncelik olarak müşteriyi belirlerken bir yandan da çalışanlarını es geçmeyi derhal bırakmalı. Bunu beceremeyen ve müşteriyi çalışanlarından daha da önemli gören şirketlerin yaptıkları hata sonucunda aidiyeti düşük çalışanlar zaten ilk fırsatta o şirketi terk ederek müşteri kaybına yol açmaya başlıyorlar. Unutulmaması gereken noktalardan birisi de çalışanların aslında şirketleri var ettiğidir.”
Çalışanların değerini anlamış firmalar zaten yerel piyasanın yanı sıra global piyasada da kendilerine rahatlıkla yer bulabiliyorlar. Bunların en güzel örnekleri iki büyük rakip Pepsi ve Coca Cola. Dünya çapında uyguladıkları yan hak programları ile çalışanlarını da en az müşterileri kadar memnun etmeye çalışıyorlar. Bunların yanı sıra artık İşletme Fakülteleri’nde derslerde vakaları geçmeye başlayan Google ve Facebook da çalışanlarına gerektiği değeri veren şirketlerden birkaçı.
Bu şirketlerin kuruluşlarından bu yana bakıldığında çalışanlarını en az müşterileri kadar önemsediklerini görmek mümkün. Bu da tabi ki çalışanların işlerine daha sıkı bir şekilde bağlanmalarına ve müşterilerine en iyi hizmeti verecek konuma gelmelerine vesile oluyor.


 
http://www.pazarlamasyon.com/

Türkiye’nin Markalaşmış Sosyal Sorumluluk Projeleri

Türkiye’de pek çok şirketin tam anlamıyla kavrayamadığı bir bileşen olan “Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS)”, temelde markanın bir birey olarak yaşadığı toplumda öncelik olarak hassasiyetlere dikkat çekmek ve çözüm bekleyen problemler ile ilgili farkındalık yaratmak, çözümler bulmak adına gerçekleştirilen projeler ve geliştirilen stratejilerdir. Şirketlerin ürün ve hizmetleri dışında, tüketici ile samimi bağlar kurulması adına önemli bir fırsat olan KSS proje ve stratejileri, sürdürülebilirlik konusunda da markaya önemli katkılar yapmaktadır. Özellikle marka güveni ve imajının inşasında, KSS stratejileri büyük ölçüde artı değerler katabilir.
Tabii ki, KSS iki yüzü keskin bir bıçak gibidir. Bu yüzden KSS projeleri markaya bazen olumsuz katkılar da yapabiliyor. Olumsuz geri dönüşlere sebebiyet vermemenin en önemli yolu, samimiyet.  Şirket/marka çıkarını projenin sorunların çözümleri konusundaki çıktılarını daha çok önemseyen markalar, bu konuda baltayı taşa vuruyorlar. Bu yüzden samimiyet noktasında pek çok marka, ciddi problemler yaşayıp olumlu katkı bekledikleri KSS projelerinden vazgeçmek zorunda kalıyor. Fakat bu tarz olumsuz örneklerin yanında, ülkemizde son 10 yılda çok önemli KSS projeleri ve kampanyaları gerçekleştirildi ve gerçekleştirilmeye devam ediyor.
Bugün Türkiye’nin önemli problemlerinin çözümü için kolları sıvayan pek çok marka ve şirket, gerçekleştirdikleri etkili projeler ile hem markalarına olumlu katkılar sağlıyor, hem de ülke problemlerinin çözümünde önemli yollar kat ediyorlar. Hatta öyle projeler var ki, artık kendileri marka olmuş ve milyonlarca liralık bağımsız bütçelere sahipler. Biz de bu yazımızda, artık herkesin gözü kapalı bildiği ve markanın önüne geçerek kendi markasını oluşturan bir kaç önemli KSS projesini gözden geçireceğiz.
 Baba Beni Okula Gönder
2004 yılında Doğan Gazetecilik’in başlattığı özellikle Milliyet gazetesi markasının öne çıkarıldığı  Baba Beni Okula Gönder projesi, Doğan Gazetecilik Yönetim Kurulu Başkanı Hanzade Doğan Boyner tarafından ortaya çıkarılmış önemli bir proje. Projenin amacı; Türkiye’de ekonomik yetersizlik ve aile baskısı gibi nedenlerle okulla bağlantısını koparmak zorunda kalmış kızlarımızın yeniden okula kazandırılmasıdır. Özellikle ülkemizin doğu illerinde önemli bir problem olarak ortaya çıkan kız çocuklarının okullara gönderilmemesi durumunun aşılması için büyük farkındalıklar yaratan bu proje, ülkemizdeki KSS projeleri içerisinde en anlamlılarından biridir. Nitekimhükümet, iş adamları ve 300 binden fazla destekçisi tarafından verilen katkılar ile 8 yılın sonunda sorunların çözümünde önemli ölçüde yol alınmıştır. Milliyet ve Doğan Gazetecilik’in marka değerine de önemli katkılar yapan bu proje, 7′den 70′e herkes tarafından bilinen ve takdir edilen başarılı bir proje olarak günümüzün canlı KSS örneklerinden biridir.
Kardelenler
Türkiye’nin en eski KSS projelerinden biri olan “Kardelenler”, Turkcell’in gerçekleştirdiği en büyük etkiye sahip KSS kampanyası durumunda. 2000 yılında ilk adımları atılan projede amaç kız çocuklarına eğitimde fırsat eşitliği sağlamak idi. Özellikle 2007 yılında Süreyya Ciliv’in CEO olması ile hız kazanan projede, bugüne dek 100.000 burs verilmiş ve 28.000 kız çocuğuna ulaşılmış. Her yıl 10 bin kız çocuğuna burs verilen proje, meyvelerini de toplamaya başladı. Proje ile eğitim öğretim hayatını başarı ile bitiren 15.000 kız çocuğu mezun oldu. Turkcell’in Kardelenler dışında da, özellikle eğitim alanında gerçekleştirdiği pek çok proje mevcut, fakat “Kardelenler” 13 yıl sonunda Turkcell markasından bağımsız bir hal aldı, hatta National Geographic belgesellerine konu olan proje Türkiye’ye önemli artılar sağlayan bir KSS kampanyası olarak girişimlerine devam ediyor.
Temiz Tuvalet
2000 yılında tohumları Opet Yönetim Kurulu Üyesi Nurten Öztürk tarafından atılan, “Temiz Tuvalet” projesinin amacı, toplumda tuvalet temizliği konusunda farkındalık yaratarak, bu konu üzerinde hassasiyet uyandırmaktı. İşe ilk önce kendi istasyonları ve personelleriyle başlayan Opet, daha sonra köy ve kasabalarda halka, okullarda öğrenci ve öğretmenlere verilen eğitimler ve seminerler ile projeyi geniş kitlelere ulaştırmayı bildi. Toplamda 5.250 saat eğitim verilen proje, 72 ilde 7 milyonu aşkın kişiye tuvalet temizliği konusunda bilgilendirme yapmayı başardı. MEB, TCDD, İBB  başta olmak üzere pek çok kamu ve sivil toplum kuruluşu ile de ortaklaşa yürütülen eğitimlerde projenin hızla yayılmasını ve etkisinin artmasını sağladı. Ek olarak dağıtılan bilgilendirici broşürler ve el kitapçıkları ile de eğitimlere katılamayan halka ulaşıldı. Önemli ölçüde başarı sağlanan proje, aldığı pek çok KSS ödülü ile de başarısını taçlandırarak, KSS projeleri arasında kendisine önemli bir yer edindi.
Eti Çocuk Tiyatrosu
12 yıl önce Eti tarafından başlatılan “Çocuk Tiyatrosu” projesi,hayatlarına yeni açılımlar, yeni ufuklar sunarak yaratıcılıklarının gelişmesine katkıda bulunabilecek tiyatro sanatının çocuklarımız ile buluşturulmasını amaçlıyor. Onlara tiyatro salonlarında, en güzel anları, duyguları yaşatmayı hedefleyen proje bugüne kadarTürkiye’yi 8, KKTC’yi 6 kez dolaştı1.5 milyon çocuğutiyatrolarda misafir eden “Eti Çocuk Tiyatrosu” Hakkari’den Edirne’ye, Lefkoşa’dan Üsküp’e yüz binlerce çocuğa tiyatro sevgisi aşılıyor. 2.000′den fazla tiyatro gösterimi gerçekleştirilen projede, çocuk oyunlarının dünya klasikleri sergileniyor. Türkiye’de gidilmedik il, ilçe kalmadığını belirten proje yönetimi, gelecek yıllarda hedeflerinin tüm köylere ulaşmak olduğunu belirttiler. 
Aile İçi Şiddete Son
2004 yılında bugün olduğu gibi aile içi şiddet ülkemizin en büyük sorunlarından biriydi, fakat ana akım medyada bu sorun günümüzdeki kadar öne çıkmış değildi. Veya hükümet bu sorunla ilgili olarak, bugün atılan pek çok adımı atmamıştı. “Aile İçi Şiddete Son” projesi işte böyle bir dönemde kimsenin ağzına alamadığı bu büyük sorunu çözmek için yola çıktı. Sorun çok karmaşık ve sadece bir KSS projesi ile başa çıkılacak gibi değildi. Fakat projenin en büyük amacı da bu sorunun çözümü için farkındalık ve kamuoyu oluşturulmasıydı.Başarıldı ve sonunda hükümet, sivil toplum örgütleri ve diğer medya organları sorunun üzerine gitmeye karar verdiler. Kamuoyu oluşturulmasının dışında da, 9 yılda 13.500 mağdura destek verildi ve 1.500′den fazla mağdur güvenli yerlere yerleştirildiler. Türkiye’nin kanayan yarası olan aile içi şiddetin çözümüne önemli katkılar veren bu projenin daha sunabileceği pek çok katkı mevcut.
 Sokakta İlk Adımlar
Renault KSS projesini özellikle kendi alanında seçmiş ve yine Türkiye’nin önemli problemlerinden biri olan trafik kazalarını azaltmak için çocukların bilinçlendirilmesi gerektiğini düşünmüş. Bu sebeple “Sokakta İlk Adımlar” isimli projenin startı 2002 yılındaverilmiş. Proje için oluşturulan kurumsal iletişim ekibi, toplamda 81 bin 836 km yol kat etmiş ve 1.200.000′den fazla öğrenciyi yol güvenliği eğitimleri ile buluşturmuş. Renault Mais Genel Müdürü İbrahim Aybar, projenin en az üçte ikilik bölümünde kendisinin hep aktif olarak rol aldığını ve bunun başarılarında önemli bir etken olduğunu belirtti. Kendisi de gönüllü trafik müfettişi olan Aybar, projeyi bir lider olarak da gönül verdiği bir davanın çözümünde çok önemli görmüş ve her anında katkı yaparak, bugünlere gelmesini sağlamış. İkinci on yılda hedeflerinin 5.000.000 çocuğa ulaşmak olduğunu belirten Aybar, yol güvenliği eğitimleri ile çocukların bu konuda daha bilinçli halde yetiştiklerini söyledi.
 Meslek Lisesi, Memleket Meselesi
Türkiye özellike son yıllarda nitelikli ara eleman problemi ile karşı karşıya. Bunun en büyük nedeninin ise meslek liselerinin 80′li yıllardan sonra önlerinin kesilmesi ve popülerliklerinin düşmesidir. Bu sorunun farkında olan ve Türkiye’de belki de ara eleman sıkıntısı çeken grupların başında gelen Koç TopluluğuMEB’in başlattığı “Mesleki-Tekniki Eğitimi Özendirme Programı” çerçevesinde “Meslek Lisesi, Memleket Meselesi” kampanyasını başlatır. Kampanyanın hedefi, olanakları kısıtlı başarılı ilköğretim öğrencilerinin sanayi, bilişim ve hizmet sektörlerine eleman yetiştiren meslek liselerine girmelerinin burslar ile desteklenmesi ve ek olarak sunulan staj olanakları ile bilgi, beceri ve yeterliliklerinin artırılarak, ekonominin ihtiyaç duyduğu nitelikli teknik elemanların yetiştirilmesidir. Projenin startının verildiği 2006 yılından bu yana, 8.1118 öğrenci program dahilinde burs alıyor ve mesleki eğitimlerine devam ediyorlar. Bu öğrencilerin %80′ine staj olanağı sağlanmış durumda. Özellikle Koç Topluluğu,son 3 yılda projenin sadece kendileri ile sınırlı kalmaması için uğraş veriyor ve uyguladıkları modeli diğer şirketlere yaymaya çabalıyor. Bu sayede meslek liselerine verilen desteğin artmasını bekleyen topluluk, öğrencilerin meslek liselerini tercih etme oranlarını artırmayı hedefliyor.



www.pazarlamasyon.com